50. Yılında Almanya Türkleri…

Sirkeci´den kalkan kara gurbet trenlerine yüklediğimiz Tahta bavullar 50 yaşında Sirkeci´den kalkan trenlerin Orta Avrupa´nın sanayi toplumuna yarım asır önce hediye ettiği Türk İşçileri 2011´de 4,5 milyonluk güç olarak ortaya cıktı. Sanatçısı, futbolcusu, işadamı, siyasetçisi, ekonomisti, yazarı, tarihçisi ve çok sayıda entelektüeli olan Almanya Türkleri´nin son 50 yılı ile ilgili yazılı belge maalesef çok az. Almanya bu insanları ilk andan itibaren Ausländer = Yabacı, ilerleyen yıllarda Gastarbeiter = misafir işçi olarak gördüğünden, bu toplumu ciddiye almadı ama Türkiye de affedilmez hatalar yaparak bu topluma imamı 12, öğretmeni 14 yıl sonra gönderdi.

1961-71 Türkiye arşivlerinde hiçbir sosyolojik araştırmanın olmaması Türkiye´nin buradaki vatandaşlarına döviz gönderen grup olarak baktığını ortaya koyuyor. Almanya ise göçmenlerin Almanca öğrenmesi gerektiğinin ancak 30 yıl sonra farkına vardı. Çünkü 50 yıl önce yabancıların burada kalıcı olduğunu bir Alman bürokratın dile getirmesi pek de kolay değildi 3 Kasım 1961 günü saat 15.00´de Sirkeci´den kalkan ilk trenin hedefi 3. günde Münih´e varmak idi. Yolcularının nerede ise hepsi kravatlı ve siyah takım elbiseli idi. İstasyonda yapılan törende duygu ve heyecan yüklü idi. Bırakın Almanya´yı İstanbul´a ilk defa gelen insanlar ve sadece askere gidince köyünden kasabasından çıkan yağız delikanlılar ekonomik göç için gurbete uzanan rayların kapısı olan Sirkeci´ye gelmişlerdi. Kolay değildi elbet, tarım ülkesinin işsizlerinin hakkında hiç bir şey bilmedikleri sanayi ülkesine iş aramak üzere gitmeleri. Orada kendilerini neyin beklediğini ve şartların ağırlığı ile ilgili kimse de kendilerine bir şey söylememişti. Gittikleri diyarın Almanya olduğu dışında hiç bir şey bilmeyerek binmişlerdi kara trenlere. İşlerin zorluğu kolaylığı onlar için pek de önemli değildi. Anadolu´daki zor hayat şartlarını bir damla olsun hafifletmek uğruna adı şanı duyulmadık ellere böyle başladı Türk insanının hüzün dolu yolculuğu.

20. Asrın en büyük insani göçlerinden biri yaşanırken göç alanlar da göç verenler de ciddi eğilemediler konuya. İşin insani boyutu hiç düşünülmeyince sosyologları da ilgilendirmedi yıllarca Anadolu´dan Avrupa´ya doğru yönelen insani hareketlilik. Bu göçe evet diyenler için anadan yardan ve çocuklardan ayrılmak kolay değildi ama başka da çare yoktu 60´lı yılların Türkiye’sinde. Köyün kahvesinde oturmak ile 2 dönüm tarladan 10 gülek buğday beklentisi arasında saklı idi birçoğunun küçük Anadolu köylerindeki hayatı. Şehirden gelen bir gazeteden ya da akşam saat 7´de “Burası Türkiye Radyoları“ diye başlayan ajanslardan öğrenmişlerdi uzak diyarlarda iş imkânı olduğunu. Adamı olanlar haberi erken alınca İş ve İşçi Bulma Kurumu´nun yolunu tuttular. Kaydoldular Almanya´ya. Köye gelen postacı bir mektup getirse tüm köylü koşardı Çukurova´nın, Konya´nın, Ege´nin ve Karadeniz´in köylerinde ve sorarlardı; “Kimin kâğıdı cıktı Almanya´ya?“ diye. İş ve İşçi Bulma Kurumları´nın şu gün evrakların ile gel demesi bile bir anda adı geçen şahsın köyde zengin sayılması için yeterdi. Almanya yolu görünen ailelerde sevinç ve hüzün bir arada yaşanırdı. Evin erkeği fakirliğin belini kırdım diye sevinirken, her türlü yoksulluğun kıskacındaki anne ailedeki tüm sorumluluğu üzerine almanın korkusu ile ürkerdi. Hele bir de Almanya´ya gidenlerin geride kalanları unuttukları yakıştırmaları yok mu, Anadolu kadınının içten içe kemiren kahrolası vesvese duyguları. Bu hava üç aşağı beş yukarı Anadolu insanının genel kanaat ve yaşam ortalaması idi.

Ankara ve İstanbul´daki kontrol merkezlerine gidenlerin heyecanı ise tarif edilemeyecek derecede üst düzeyde idi. Ya bir de kaybederse, işte o zaman mahvoldu demekti ümitleri ile. Hepsinin aklından geçerdi; sapasağlam olduklarını mutlaka ve yüksek sesle haykırarak söylemek. Tepeden tırnağa kontrolden geçtiler, soyun deyince soyundular sıra ile dişlerine kadar bakıldı. Üç dişi eksik Olan gelemezdi Almanya´ya. Bu muayenelere 20. Asrın insan pazarıydı demek için pek düşünmeye gerek yok, gerçekten öyle idi. Kontrolleri geçip Almanya´ya kapağı attıktan sonra 40 yıl gurbette yaşayan Samsun´lu Mehmet dün gibi hatırlıyor; “Hiç unutmam, soğuk bir Mart günü idi.

Erzurum´lu Ali´ye dişten taktılar. Çayı hep kıtlama içtik kahrolsun derdi zaten içeri girmeden. Korkusu da başına geldi ve Ali´ye eksik dişten hayır dedi Alman yetkililer. Büktü boynunu ve cıktı gitti dışarı kimse ile vedalaşmadan. Akşam saat 5´te daire kapanınca Ali´yi kontrol eden Alman yetkili onu binanın dış tarafında yerde çömelmiş üzgün görünce illaki tercümanı bekleyip sordu neden böyle ağlamaklı olduğunu. Ali olduğu gibi anlattı, “Ben buraya zaten komşuların verdiği borç para ile geldim, şimdi nasıl geri gideyim cebimde sadece 3 lira var“ deyince Alman yetkili Ali´ye yarın yine gelmesini söyledi. Bize anlatıldığına göre Ali´nin samimiyetine ve imkânsızlığına inanıp durumuna üzülen Alman doktor onun dosyasına “gidince 3 ay içerisinde dişlerini yaptırması” kaydı ile diye bir not düşmüş. Kendisi Bremen´e gitti ve tabi ki dişlerini de yaptırdı. Ama yıllarca “Dişsiz Ali“ diye anılmıştı arkadaş çevresinde.

Trene binenler geriye el salladı ama artık ne söylenirse onu yapmaları gerekli idi. Adana´lı Cumali amca anlatıyor: “Kompartıman aslında 8 kişilik idi ama herkes hemşerisini yanına alınca 15 kişi filan var idik. Edirne olduğunu pencereden fark ettik. Kapıyı çalanlar bir Alman ve tercümanı Türk vardı. Tercümanın anlattığına göre sert bakışlı sarışın Alman yetkili, “Biraz sonra komünist Bulgaristan´a gireceğiz. Tren durunca sakın ola kimse aşağı inmesin. Bunlar komünist, komünistlik ise bulaşıcıdır. Mümkün ise pencereyi bile açmayın“ Olur mu olur dedik ve açmadık pencereyi. İlk gelen kafileler yarım asırı devirdi Almanya´da.

Dayanamayıp ilk yıllarda geri gidenler oldu. Dil bilmemek çok kötü, anlatamamak ölüm idi bazıları için. Hem ilk yıllarda Almancanın öneminden bahseden, şuralarda şu kurslar var diyen de yok idi. Pekiyi ya işverenler hiç mi düşünmediler işçilerinin Almanca öğrenmelerinin önemini ? Demek ki gerek görmediler. Zaten Niko, Hristo ve Antonio´da bant da bekliyorlardı. Ali ile Mustafa da geçti onların yanına ve bantlar dönmeye devam etti.

1965 yılında sadece Ford Fabrikasında 57 bin yabancı işçinin çalıştığını ama bu insanlar için en basit bir Almanca kursunun büyük işletmelerde olmadığını söylemek bile o yılların Almanya’sının zor şartlarını fazlası ile göz önüne koyar.

Yarım asır insan ömründe nerde ise 4 nesildir. Dede, oğul, torun ve son yıllarda torunun çocuğu var artık kayıtlarda. Hala uyumdan uyumsuzluktan bahsedilirken tarihe kaydı düşülen bu 4 nesil için Alman işadamları ne kadar sorumluluk aldılar diye kimse sormuyor.

Neden öğrenmedin diye herkes soruyor Türklere ama onlar hala neden bize öğretmediniz diye sorma hakkına sahip değiller. Entegrasyon kargaşasında sorular doğru sorulmayıp cevaplar yanlış yerlerden baskı yaparak istendiği için sonuç alınamıyor. Almanlar da boş bulundu, gelenler bir kaç yıl çalışırlar ve geri döner diye beklediler. Türkler bir traktör, bir de ev parası için gelmişlerdi buraya. Gel zaman git zaman bir 10 yıl devrilince Almanya Türkleri milyon sınırına dayandı. Türkiye´nin bozuk ekonomisi ve giderek artan işsizliğe siyasi istikrarsızlık da eklenince Almanya gurbeti sürekli olarak cazibesini korudu. İkinci dünya savaşının yıktığı soğuk Alman şehirlerinin yalnız akşamlarında sevdalarını, hüzünlerini ve sevinçlerini 15 günde bir gelen mektuplara aktardı bu insanlar.

Önce Ausländer = Yabancılar, sonra Fremdarbeiter = Yabancı işçiler, daha sonraki yıllarda Gastarbeiter = Misafir işçiler, Einwanderer = Göçenler biraz daha ileriki yıllarda Migranten = Göçmenler oldular ama toplum onları hala Mitbürger = Vatandaşlar olarak kabul etmekte zorlanıyor.

Göç olgusunun tarihini yazmak çok zordur. Çünkü sürekli bir hareket ve değişkenlik ile devam eder bu süreç. Bir ülkeden başka bir ülkeye göç etmenin üzerinden elli yılın geçmiş ise, elbette sosyal, siyasal, ekonomi ve sağlık yönünden değişik sonuçları vardır.

Onlarca tiyatro yüzlerce film ve binlerce kitaplara konu olacak yaşanmış güzellikler çok yakında yaşayanlar ile yok olup gidecek. Birinci neslin 10 yıl sonra sahayı terk edeciğini düşünürsek, Almanya Türklerinin yaşanmış serüvenlerini kayıt altına alan kurumların önemi daha iyi anlaşılır.

Almanya´ya Türk işçi göçünün ne kadarı hangi açılardan mercek altına alındı onu zaman gösterecek ama bu zor ve karmaşık sürece gereken önemi Alman ve Türk bürokrasisi hiç bir zaman vermedi. Türk işçilerinin gönderdiği dövizler Ankara için çok önemli idi. İşçi dövizleri uzun yıllar bütçe açıklarını kapatan en önemli kalemlerden sayıldı. 1970 yılında Türkiye´nin yıllık bütçesinin %23´ü işçi dövizleri beklentisi ile yapıldığı göz önüne alındığında Almanya´da çalışanların önemi hemen ortaya çıkar.

Ankara siyaseti kara trenler ile gurbete gidenleri işsizler ordusunu eritmek ve delik bütçelere yama yapan kahramanlar olarak görürken, Alman siyaseti Türk işçilere Almanca öğretilmesi gerektiğini ancak 30 yıl sonra kavrayabildi. Her iki ülkenin yöneticileri de sayıları zaman içinde milyonları bulan bu topluluğa sadece yüzeysel bir siyasal ilgi gösterdiler. Burada kalalım biraz. Bütçesinin beşte birini işçi dövizlerinden karşılamayı ümit eden Ankara siyaseti Almanya´ya ilk imamı Ramazan ayı için 1973 yılında gönderecekti. Trenlere doldurulup endüstri ülkelerine doğru yola çıkan yüz binlerce Türk´ün ilk 10 yıllık yaşantısı hakkında çok az şey biliyoruz maalesef. İlk cenazeler nasıl kaldırıldı, bayram namazları nasıl kılındı bilemiyoruz ama Anadolu´dan gelen 1 milyondan fazla insana adap, erkân, ahlak ve terbiye ve inanç dünyası alanlarında yol gösterecek hiç bir yetkilinin olmadığını görüyoruz.

Almanya’ya ilk defa 24 Aralık 1979 tarihinde bir Müşavir ve bir de Ataşelik Kadrosu tahsis edildiğinde aradan tam 19 yıl geçmişti. Öğretmenleri hiç sormayın, onlar Almanya Türklerine merhaba dediğinde yıl 1975 idi, 14 yıl sonra. Herhalde öğretmen sadece çocuklar için gerekli diye düşünülmüş olacak ki, çocuk olmayan yerde öğretmene ne gerek denmiş olsa gerek. Oysa bu ülkeye okuryazarlığı bile olmadan gelen binlerce Türk işçisi de vardı. Ben 1980 yılında geldim Almanya´ya. 2 hafta sonra ziyaret ettiğimiz bir işçi “Heim” ında bir amca elimden tutarak ‘şu mektuba bir bakar mısın? Dedi. Ben Almanca kursuna yeni başladım, bir başkasına okutalım amca filan dediysem de, beni içeri çekti ve sen okumuş adamsın boş ver başkasını dedi Sivaslı Ali amca. İlginç, mektup Türkçe idi. Benden çok rica etti. Okuma yazmam yok, sakın kimseye söyleme dedi. Sonraki haftalarda Ali amcanın diğer arkadaşlarının da mektuplarını okumaya başladım. Sır yoldaşı olmuştum artık. Eminim hanımının da okuma yazması yoktu sılada. O´da başkasına yazdırıyordu. Hanım başkasına yazdırıyor, bey başkasına okutuyor. Bundan daha büyük bir insani sıkıntı olamaz arkadaşlar bir toplumun sosyal geçmişinde.

Ama Türk İşçileri´nin dövizleri ile sadece yaz tatillerinde Türkiye´nin esnafı değil, 1975 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti´nin maliye bakanları bile sevindiler. İşçi dövizlerinin bütçeye kabulü için parmak kaldıran milletvekillerinden bir teki Almanya´ya gidenlerin öğretmen ve imama da ihtiyaçları olacağını düşünemediler o yıllarda. 

Göçenler değiştiler, çünkü geldikleri yerden etkilendiler. Anadolu´dan getirdiklerinin çoğu aşındı. Bunun yerine yenilerini koyarak yaşamaya devam ettiler. Bu değişimi sindiremeyenler büyük zorluklar ile karşılaştılar Almanya´nın sanayi toplumunda. Bunalıma düşenler ve intihar edenler eğer medyada fazla yer almadıysa burada Türk insanının ahlaki karakterinden gelen sabır taşı misalleri çok önemli rol oynadı. Eskiden daha kötü idi durumumuz buna şükür diyerek tevekkülü seçtiler. Aslında yapacakları fazla bir şey de yok idi.

Ne kadar kabullenmeyiz deseler de geldikleri yerde artık alıştı Türklere; demek ki Anadolu insanı böyle imiş diyen Almanların sayısı da çoğaldı zamanla. İleriki yıllarda acılan Türk marketlerinin müşterisinin önemli bir bölümünü oluşturmaya başladı Almanlar. Türk damak tadını tanımışlardı. Bu tanıma giderek bu işçilerin geldiği ülkeyi de popüler yapmaya başladı Almanya´da. Her yıl Türkiye´de tatil geçiren milyonlarca Alman da Türkiye ile ilgili ilk bilgileri komşusu ya da iş arkadaşı Türklerden aldı. Eğitim düzeyi az da olsa, Almanca´yı tam konuşamasa da, gurbetçi Türkler bu ülkedeki Türk lobiciliğin de temelini atmışlardı. Lobi de ne, Türkiye´nin tüm milli meselelerinde ellerinde bayraklar ile şer güçlerin karşısına hep Almanya Türkü dikildi. Ayrı ayrı teşkilatlara bölünmüş gibi görünseler de yeri geldiğinde bayrak altına koşulmanın en güzel örneğini verdi Almanya Türkleri ülkelerinden uzaklarda. Yarım asır ve 4 nesil geçmesine rağmen hepsinin evinde bayrak asıldı, hepsinin gözü her akşam Türkiye´den gelecek iyi haberleri bekledi. Türkiye´nin iyi yönde ilerleyen göstergelerinden öyle mutlu oldular ki, Alman komşusuna ve arkadaşına bile anlatmaya calıştılar. Çünkü gurbetin verdiği ezikliğin dışa vurulamayan psikozu ile yaşadılar yıllarca.

Zaman tünelinin bilimsel kaydı olan tarihin ve bahsettiği olaylar, ancak insan unsuru ile anlam kazanır. Almanya´nın yakın geçmişindeki 50 yıllık zaman dilimi sadece işçi Türklerin değil, Alman şehirlerinin, fabrikalarının ve insanlarının da yaşanmış ama kayıt altına alınmamış tarihidir. Offenbach´a 50 yıl önce Türkler geldi. Gelip de geri dönenler ile bu sayı 100 bini çoktan aştı. Bu şehirde, bu soğuk endüstri şehrindeki kayıtlarda Türklerin oturma ve çalışma izinleri en ince detayına kadar, aile birleşmesi vizeleri kılı kırk yaracak şekilde ve çocuk paraları da defalarca mercek altına alınarak dosyalandı. Çünkü bu ülkenin sistemi eldeki bilgi ile hareket eden, de fakto durumu göz önüne alan hatta işçi beklerken insanlar geldi diyerek şaşırıp, işçilerin de insan olmasını bir türlü kabullenemeyecek kadar makineleşmiş garip bir sanayi sistemidir. Ama Konya´lı Nazmi ve Abdurrahman amcaların samimiyetinden, Erzurum´lu Kürt Osman´ın çalışkanlığından, Bartın´lı Ahmet Abinin dost canlılığından ve Sivas´lı Nazife Teyze´nin nurlu yüzünden tek satır yoktur bu şehrin kayıtlarında. 1965 yılından sonra karpuzu ilk defa Offenbach, Nürnberg ve Mannheim´da gördüklerini söyleyen Almanlar hala hayatta. Ve bu karpuzun Alman komşusuna nasıl yendiğini anlatan Türkler de şu an emekliliğinin 6 ayını Almanya, kalanını da Türkiye´de geçiriyor. Patlıcanı, yeşilbiberi ve birçok Akdeniz türü sebze ve meyveler ile 1960´lı yıllarda tanışan Almanlar, yeni misafirlerinden öğrendiklerini zamanla yaşamlarının bir parçası olarak görmeye başladılar. Sadece mutfak mı, çalışkanlığımız, misafirperverliğimiz ve dostluğumuzu da tanıdı yerliler bu ülkede. Artık bu toplumun bir parçası olduk. Adres tarif ederken bile köşedeki dönerciyi geçince sağa dön diye konuşuyor Almanlar farkında olmadan artık.

Türk iş göçünün 50. yılına her hangi bir anlam yüklemeyen milyonlarca Alman kendi ülkelerinin de yakın tarihini bilmiyorlar demektedir. Bilimsel tarih, ayrım yapmadan olup bitenleri kayıt altına almak ise, Türkiye ve Almanya yakın gelecekte kaybolacak böyle bir hazineye beraber el atmalılar. Anadolu’nun en ücra köşelerinden kalkıp rızık için yollara düşen milyonlarca insanın harekete geçmesine sebep olan anlaşma ile ilgili maalesef sadece parafe edilen imza tarihi akıllarda kalan. İşçi göçüne imza atanların geriye bıraktıkları çok az şey var Türkiye´de. Almanya zaten bunları ilk andan itibaren Yabancı = Ausländer olarak gördüğü için pek de gerek duymadı bir kütük oluşturmaya. İki tarafın siyasetinde oy verip baskı grubu oluşturamayınca politik fırsatçılık dişlilerine dolgu malzemesi oldu Almanya Türkleri yarım asırlık zaman diliminde.

Sayıları giderek artan Türk işçileri zaman içinde iki ülke arasında rekabet platformu olmaya başladı. 1961 yılında işçi anlaşması için imzaları atanlar 50 yıl sonra 3 milyondan fazla insanın Almanya´da Türkçe konuşacağını herhalde hiç düşünmemişlerdi. Bu yıl her yerde tören yapılıyor ve daha da yapılacak. Alman ve Türk siyasiler 50. yılı kutlayacak. Başbakanlar ve Cumhurbaşkanları birbirine ve topluma karşı süslü kelimeler ile yaldızlı sözler sarf edecek. Mikrofonlara Türklerin Almanya’nın son 50 yılda yaşadığı gelişmesinde çok ama çok büyük katkılarının olduğunu vurgulayıp içtenlikle teşekkür edecekler. Pekiyi ertesi yıl 51. yılda ne olacak. Yine bütünleşme kelimelerinin altına odun olduğu kazan kaynatılarak seçimlerin ve iç politikanın şamar oğlanı olmaya devam edecek Almanya Türkleri.

 Bu göçü önemseyip, Avrupalı Türklerin geleceğinin teminatı ve temeli olarak görenlerden bir ricada bulunayım; Geleceğimiz için birlikte dileyelim ve tarih bizden “Dua eden adsızlar“ diye bahsetsin. 2061 yılında göçün 100. Yılını benliğini unutmayan Türk Toplumu olarak kutlayan nesiller olması dileğiyle…

Dr. Latif Çelik

IKG Offenbach makalesi

Faydalanılan Kaynaklar:

DOMID, Öztürk, Intertürk, Birlik Gazetesi, Neue Ekonomi ve Entegrasyon Gazeteleri arşivleri, Fadıl Yeniay Arşivi.

Hakkında admin