Didem Tomaslar “PKK’NIN LAİKLİK SÖYLEMİ” Bölüm 4

162218_of705

2. BÖLÜM

KURULUŞTAN 1990’LARA PKK’NIN LAİKLİK SÖYLEMİ

2.1.İDEOLOJİNİN PKK AÇISINDAN ÖNEMİ VE SÖYLEMİN İDEOLOJİK BOYUTU

Tüm politik hareketler için ideoloji, söylemin belkemiği ve alt yapısı olmuştur. Kitlelerin psikolojik dünyalarını yeniden kuran, alışkanlıklarını ve fikri kalıplarını yıkıp yeniden düzenleme gücüne sahip olan ideolojik söylem, ideolojik boyutu olmayan bir söylemden çok daha etkili olmuştur. PKK için ideoloji hayati öneme sahip olmuş, ideolojik söylem, PKK militanların varlıklarının parçası durumuna gelmiştir. PKK yayın organı (1990: 10) Serxwebun dergisinde kaleme alınan yazıda “[…] Hiç kimse bizim kadar söz gücünü ve ikna gücünü kullanmadı […]” sözleriyle de söylemin gücünü üst seviyede kullandığını ifade etmektedir. PKK lideri Öcalan’ın ideolojik söyleme verdiği değer şu ifadelerinden de anlaşılmaktadır:

PKK, gücünü ideolojisinden almaktadır. Öyle sandığınız gibi eylemlilik gibi şeylerden almıyor, o eylemliliklerin çoğu başımıza beladır. Yine sizin o militancılıklarınızdan almıyor. Onlar da başımıza oldukça beladır. Eğer böyle kendinizi dönüştürürseniz, hiç şüphesiz yüksek bir kurtuluşçu olmamanız için hiçbir ciddi neden ortada kalmaz. Bu ufuk ve ideolojik esaslar az çok kişiliğinize hâkim kılındığında, her birinizin önemli roller oynaması işten bile değildir. (Öcalan, 1997: 63)

İdeolojik duruşun askeri varlıktan bile değerli olduğu yönündeki söylem PKK lideri Öcalan’ın militanlarına dönük söyleminde altını sürekli çizdiği temel meselelerden biri olmuştur.

İdeoloji, kavram olarak ilk kez Destutt de Tracy tarafından fikirlerin belli bir doktrinle aktarılması biçiminde olumlu bir vurgu halinde kullanılmıştır. Osmanlı aydınlarının ise ideoloji kelimesinin yerine kullandıkları deyim, ilm-i suver-i akliyye (aklın görünüşleri ilmi) olmuştur. Cumhuriyet dönemiyle ideoloji, sık kullandığımız kelimeler arasına girmiştir (Güriz, 2011: 1-17). Gerek Tracy’nin fikirlerinin aktarımı olarak tanımladığı gerekse Osmanlı aydınlarının aklın görünüşleri ilmi olarak tanımladığı ideoloji kavramı, bu örneklerde görüldüğü üzere çıkışı itibariyle olumsuzluk çağrıştıran bir kavram değildir.

Atılgan’ın (2013: 286) deyimiyle ideoloji, kavramsal macerası içinde olumsuz ve yanlış olanı temsil için kullanılmıştır. İdeolojiler varlığını toplumsal tabanlara dayanarak sürdürdüklerinden değişen dönem koşullarını dikkate almak zorundadırlar. İdeoloji, tabanına gelecek ümitleri vaat ettiği gibi, tarihsel köklerine gönderme yapma ihtiyacı duymaktadır. Kahramanlık öyküleri, semboller, tutumlar, eşsiz mücadele pratikleri gibi efsaneler örgüsü kullanmaktadır. Dolayısıyla söylem, bu örgünün ana hatlarını oluşturur. Anlatı ve ideoloji arasında yoğun bir ilişki bulunmaktadır (Atılgan, 2013: 294).

İdeolojik söylem, PKK için, militan kazanmak, bölgede kitleleri etkilemek, propaganda yapmak, geniş çevreye -Türkiye’ye ve Batı’ya- mesaj vermek, militanların fikir ve ruh dünyasını şekillendirmek için önemli bir yere sahip olmuştur. Söylem, gücünü ideolojiden almaktadır. Söylemin etki alanının genişliği ve derinliği ise ideolojik alt yapının gücüyle doğru orantılıdır.

PKK kuruluşundan günümüze kadar pek çok yayınında, militanlarına ve hedef kitlesine ideolojinin önemini küçümsememeleri yönünde güçlü uyarılarda bulunmuştur.Öcalan(2010) ideolojik yetersizlik içindeki savaşın amaçlarına hizmet etmediğini ve yozlaşmaya neden olduğunu şöyle ifade etmektedir: “[…] İstediği kadar askeri bakımdan başarı elde etsin, düşmana vursun, sonuç almış olsun, ama ideolojik olarak bizim amaçlarımıza hizmet etmiyorsa o savaş yanlış bir savaştır […] Savaşta ideolojik siyasi amaçlar, hedefler kaybedildiğinde, ideolojik siyasi önderliği, öncülüğü yok edildiğinde yozlaşmalar ortaya çıkıyor.”

İdeolojik alt yapısı olmayan bir militanın yürüyüşünün bile rastgele olacağını, asla hedefe ulaşamayacağını ifade eden Öcalan, ideolojik kimlik yaratma noktasında çok sıkı bir tutum içinde olmuştur. Bu tutumu şu ifadelerinden de anlaşılmaktadır:

Parti içinde bireysellikte, kendisini özerk ve ayrıksı kılmakta aşırı ısrar, kesinlikle parti ideolojisini kabul etmemektir. ‘Benim şu veya bu özgün tavrım var, benim şöyle ayrıksı durumum var, ben illa dikkate alınmalıyım” veya ‘Ben illa farklı görülüp değerlendirilmeliyim’ diyen birisinin tavrı, ‘Benim farklı ideolojim var, ben bunu partiye dayatıyorum’ anlamına gelir. Partiye ayrı ideoloji dayatmak, partiye ayrı örgüt ve ayrı politik ve askeri çizgi dayatmak demektir. Tabii bu da her türlü bölünmenin ve parçalanmanın başlangıcıdır. (Öcalan, 2010: 21-22)

PKK için ideoloji, sımsıkı bir bütüncüllüktedir ve “Önderlik” adını verdikleri Abdullah Öcalan liderliğindeki inanç ve değerlerle örülü ideolojik sistem, militanlarca sorgulanmaya açık değildir. Lider kültünü en iyi özetleyen diyaloglardan biri Kandil’de Matur ve PKK militanları arasında geçmiştir. Matur’un(2011: 255) Kandil’de PKK militanları ile yaptığı röportajların belki en önemli sorusu ‘Siz kimsiniz? Sosyalist mi, solcu mu, milliyetçi mi?’ olmuştur ve şu cevapları almıştır: “Biz klasik anlamda hiçbir tanıma tam olarak sığamayız. PKK gerçeği (…) ekolojik, cinsiyet özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik…”

Matur’uncevap üzerine paylaştığı şu görüşleri Abdullah Öcalan’ın kişisel ideolojik nüfuzunu özetler niteliktedir:

Fotoğrafçı arkadaşım ‘Ya arkadaşlar yapmayın, ekoloji gelişmiş Batılı sanayi toplumların meselesi değil mi, Kandil’de bu dağ başında, ne gibi bir ekolojik bozulma sorunu olabilir ki?’ diyor hayretle. Cevap olarak söylenen fikrin yanlışlığını kibarca vurgulayan teorik bir açıklama geliyor. İnandıkları bir ideoloji var; bir tür mitoloji ve maneviyatla bezeli bir ideoloji bu. Gerçekten ‘Fedaiyen Öcalan’ demek geçiyor içimden. Sahiden bir adanma ve inanma söz konusu çünkü. (Matur, 2011: 255)

Matur’un “Fedaiyen Öcalan” nitelemesi, örgütün lideri Abdullah Öcalan’ın militanların ideolojik dünyaları üzerindeki güçlü etkisi bağlamını en iyi açıklayan tanımdır. Öcalan’ın örgüt üzerindeki baskın etkisi farklı araştırmacılar tarafından Apoizm şeklinde de adlandırılmıştır (Semiz, 2013: 199). PKK, Marksist-Leninist ideolojiyle sahneye çıkmış Soğuk Savaş’ın yumuşama dönemine girmesiyle Kürt milliyetçiliğine yönelmiştir. Bugün varlığını 1995’ten sonra belirmeye başlayan 2000’lerden sonra paradigma haline gelen ‘demokratik modernite’ kavramıyla sürdürmektedir.

İdeolojiler karşı görüşlerle arasına katı sınırlar çizen, dogmatik niteliktekiler ve karşı görüşlere esnek olan, kutsallık iddiasında bulunmayan yumuşak niteliktekiler şeklinde ikiye ayrılmaktadır (Güriz, 2011: 19). PKK kuruluş yıllarında katı tutum izleyerek ideolojisini kutsal saymıştır. Öcalan’ın(1997: 60-61) militanlara yönelik şu ifadeleri bunu kanıtlar niteliktedir: “(…)PKK’de bazı şeyler var ki, namazda okunması gereken en temel ayetler gibidir. Sizin için de en temel başlangıç, ideolojik doğrular biçiminde olmalıdır (…) PKK çizgisi ideolojiyle başlamış ve onunla gelişmiş bir çizgidir. Başlangıcında belirleyici olan ideolojidir.”

İdeolojinin ayet gibi kutsal, ekmek ve su gibi temel ihtiyaç olduğunu savunan örgüt, ideolojisiz bir insanın pusulasız ve hedefsiz biri olduğunu ifade etmektedir. Anlaşıldığı üzere ideoloji PKK için çok değerli bir kavram olup kutsanmıştır. İdeolojinin kutsanmasında örgüt içi eğitim, sırası bozulmadan okunması gereken kitaplar ve bu anlam dünyasını besleyen, özetleyen, kuşatan söylemler militan kişiliğinde önemli bir yer tutmaktadır (Alkan, 2013: 183). Katı ideolojik söylemler yaşamla bütünleşmiştir. Zihinsel devrim, yaşamın tümüne sirayet etmektedir. PKK’nın ideolojisini netleştirmek gerekirse, kuruluşunda Marksist, Leninist bir ideoloji ile sahneye çıkmıştır. PKK lideri Öcalan için, Marksizm ve Leninizm modern, devrimci düşünce olarak kafalardaki aydınlanmayı temsil etmektedir. Öcalan, bu görüşlerini “(…) Eğer o aşiret duvarları, o feodal çitler aşılmasaydı, modern düşünce, en devrimci düşünce olan Marksizm-Leninizm kafalarımıza sıçramayacaktı” şeklinde ifade etmiştir (akt. Semiz, 2013: 95). Örgütün kurucularından Hayri Durmuş (1982: 5) yargılanması sırasında PKK tüzüğünün Marksist Leninist temeller üzerinde yapılandırıldığını fakat hiçbir parti tüzüğünün kopyası olmadığını belirtmiştir.

Örgütün 1970’lerin sonundaki çıkışının kuşkulu olduğunu işaret eden Alogan (2015: 28-34) PKK’nıngüneydoğu bölgesinde faaliyet gösteren diğer sosyalist Kürt hareketlerine açık şiddet uyguladığını belirtmiştir. Seküler yapısıyla diğer Kürt hareketlerinden farklı olan PKK, belli bir aşiret ve soya, sülaleye dayanmamakta olup ‘önderlik kültü’ etrafında örgütlenmiştir. Alogan (2015: 28-34) kuruluş döneminde örgütün “bağımsız birleşik Kürdistan” idealini benimsediğini ifade ederek kuruluş dönemi karakterini şu ifadelerle özetlemiştir: “2000’li yıllara kadar feodalite ile mücadele etmiş, kadınların gerilla hareketlerine katılmalarını sağlamış ve laik/materyalist bir çizgi izlemiş, Türkiye’deki sosyalist hareketlerle ittifak arayışına girmiştir.”

İdeolojik çıkışın en önemli yansımalarından biri bölgede gelenekselle mücadele olmuştur. Öcalan, İmralı yargılamasında örgütün şiddet kullandığı dönemi 1984’ten öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmış, silahlı saldırının 1984 öncesinde bölgedeki ağalara ve şeyhlere yönelik olduğunu 1984 sonrasında ise devlete yönelik olduğunu ifade etmiştir (Tekin, 2013). Bu tezde kavramsal çerçeve bölümünde değinildiği üzere Öcalan tarafından 1984 öncesi olarak bahsedilen -ağalar ve şeyhlerle- gelenekselle mücadele döneminde de sonraki devlete karşı mücadelede de ideolojinin rolü güçlü olmuştur.

İdeolojiler, dünyada Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle ve ardından genişleyen küreselleşme süreciyle değerini yitirmeye başlamıştır. Öte yandan uluslararası gelişmelerin, dünyanın her yerinde aynı zamansal düzlemde yaşanmadığından az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ideolojinin eskisi kadar olmasa da hala kendine etki alanı bulan siyasi bir mücadele aracı olduğu belirtmek gerekir.

Soğuk Savaş sonrasında dogmatik ideolojilerin hükmünü yitirme süreci PKK’nın ideolojisinin de sorgulandığı ve esnek ideoloji kategorisine girmeye çalıştığı döneme denk düşmektedir. 20. yüzyılda yaşandığı yaşanan milli demokratik devrimler, sosyalizmi kurma deneyimleri, uluslararası ve ulusal alandaki sınıf mücadelesi bilimsel sosyalizmin bilgi kaynağı ve toplumsal pratiklerini oluşturmaktadır (Perinçek, 2013: 94). Fakat Öcalan, bilimsel sosyalizmin gerekliliklere cevap vermediğini, bilimsel sosyalizmin iktidar hastalığına örgütün de kapıldığını ve ilk kez 1995’te derin bir bıkkınlık hissettiğini ifade etmiştir. PKK’nın yozlaşmasına örnekler vererek siyasi dönüşümün gerekliliğinden şu ifadelerle bahsetmiştir:

Bilimsel sosyalizm kendisi için çatı olarak merkezi ulus devleti aldı. Her ülkenin proleter sınıfı öncelikle hem bu çatının gelişmesi için çaba harcamalı, hem de bu çatı altında kendi sınıf örgütlenmesini yaratmalıydı. […] PKK çok kalın hatlarıyla bir taslağını sunduğumuz reel sosyalizmin bu ulus devlet anlayışından etkilenmişti. Hem de sığ ve kaba biçimde bir etkilenme söz konusuydu. Kültürel düzeyimiz bu kadarına el veriyordu. Daha doğrusu, reel sosyalizmin devletinin ne olduğunu tam bilmiyorduk. Muğlâk, her türlü yoruma açık kapı bırakan bir bilinçten bahsedilebilirdi.[…] PKK’de reel sosyalizm hastalığı iktidar hastalığına kapıldı. Bu hastalık ağırlıklı olarak 1990’lar sonrasında olanca ağırlığıyla etkili olmaya başladı. […] Kültürel etkinin olumsuz biçimlerinin üstesinden gelmek için ideolojik ve politik partiye gereksinim duyuluyordu. Fakat partinin kendisi reel sosyalizmde sınırsız otorite ve iktidarın kaynağına dönüştü. Kürt toplumu gibi yüzyıllarca ezilmiş bir toplumda şekillenen birey, eline geçen her otoriteyi kendine uygulandığı gibi uygulamaktan kolay kolay vazgeçemez. Doğru otorite anlayışı geliştirilmeyince, geriye düşmanından öğrendiğini uygulamak kalır. Bu kısır döngünün reel sosyalizmde kırılması şurada kalsın, daha da geliştirildiğini biliyoruz. (Öcalan, t.y: 12-13)

Bu öz eleştirel ifadelerden anlaşıldığı gibi Öcalan, 1990’ların ortalarından itibaren daha güçlü olarak PKK ideolojisinin alarm verdiğini düşünmekte ve dönüşüm gerçekleşmezse PKK’dan ayrılmak istediğini bile ifade etmektedir.

Bilimsel sosyalizmin değişmesini Türk solunun bu anlayışla tasfiye olduğunu ifade eden Öcalan, 1999’da yakalanmasının ardından demokratik modernite görüşlerini daha sık dile getirmeye başlamıştır. Öcalan, ideolojik dönüşüm günlerini şu ifadelerle anmaktadır:

1995’ler ilk defa kendim de bıkkınlık hissettiğim dönem oldu. Yöntemi aşırı tekrarladığımın farkındaydım […] Resmi toplantılar anlamını yitirmişti. Reel sosyalizmin resmi örgüt terminolojisi artık işlemiyordu. […] Türkiye solu denilen yapılanmalar aynı nedenle kendilerini çoktan tasfiyeye uğratmışlardı. Bu güçlerin tasfiye olmalarının temel nedeni sanıldığı gibi 12 Eylül faşizmi değil, kendi iç yapılanmalarının devrimci örgütlenmeye ve siyasi yaşam tarzına gelememesiydi. […] 1990’dan itibaren Gladio savaşları yoğunlaştıkça ve iç komplolara yansıması arttıkça, örgütte ve onun devrimci yaşam tarzında yozlaşmayı da artırdı. Roma’da bulunduğum sırada 1998’deki Kongre’ye gönderdiğim mesajda ‘böyle devam ederse ben PKK’den istifa ederim’ demekle bu gerçekleri dile getirmek istiyordum. (Öcalan, t.y: 12)

Örgütteki ideolojik değişim gerekliliği bizzat lideri tarafından bu şekilde ifade edilmektedir. Bilimsel sosyalizmin çıkmaza girmesinin nedenleri Soğuk Savaş döneminin bitmesi, militanların hastalıklı otorite anlayışındaki kültürel açmazlar, Öcalan’ın yakalanma süreciyle örgütün karşılaştığı komplolar olarak görülmektedir.

PKK, 1990 sonrasında ihtiyacını duymaya başladığı köklü değişimleri 1990’ların sonunda gerçekleştirmiştir. Tüm ideolojik dönüşüm ihtiyacının birikimi ve Öcalan’ın yakalanmasıyla da örgütün ‘demokratik söylem’ kimliğine evrilmesi söz konusudur. PKK, Öcalan’ın da önerisiyle Nisan 2002’de toplanan 8. Kongre’de ismini Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi (KADEK) olarak değiştirmiştir. 2003 yılında KONGRA-GEL (Halk Kongresi) ismini almış ve KONGRA-GEL 5. Kongresi ile 2007 yılında KCK (Kürdistan Halklar Topluluğu) sözleşmesi imzalanmıştır (Aydınoğlu, 2014: 115).

Zübeyir Aydar’ın (2003:2-8) Özgür Halk dergisinde kaleme aldığı makalede KONGRA-GEL’in dağda, şehirde 30 yıllık mücadelenin tüm unsurlarının bileşkesi olarak doğduğunu ifade etmiştir. 30 yıl içinde feodal yapıyı dağıtmada başarılı olduklarını, yeni bir toplum yarattıklarını ifade etmiştir. KONGRA-GEL ile etnik mücadeleden Suriye, İran, Irak ve Türkiye olarak ulusal örgütlenmeye geçildiğini anlatmakta ve Türkiye’den kopma hedefleri olmadığını vurgulamaktadır. Yürütecekleri tüm kampanyaların Öcalan’ın serbestliği için olacağını da eklemektedir.

Abbas Veli (2004: 11) PKK’nın 2000’lerden sonra meşruluğunun kalmadığı ve strateji iflası içinde olduğu için anlamsız isim değişiklikleri yaptığını iddia etmektedir:  “(…) PKK’nın özel çalışma koşulları sona ermiştir. Ne Türkiye’de ne Türkiye dışında çalışma stratejileri bulunmuyor. PKK’nın stratejisi bitmiştir. O nedenle bir gün KADEK oluyor, öbür gün KONGRA-GEL oluyor, bir sonraki gün bilmem ne oluyor, bunların hiçbir anlamı yok. Kürtlerin artık dağ politikasını terk etmesi gerekiyor”

İdeolojik esneme sürecinde PKK yayın organlarını 1980’lerden başlayarak 2010’lara kadar okuyan biri özellikle 2000’lerde değişimin sadece söylemin içeriğine değil söylemin biçimine de yansıdığını görebilmektedir. Öncelikle şunu not düşmekte fayda var: İdeolojinin kutsanmasının ötesinde mitolojik göndermeler, mistik benzetmeler Öcalan söylemlerinin vazgeçilmez öğeleridir. Abdullah Öcalan’ın bu kişisel eklemelerinin, Marksizmin pozitivist ve modernist anlayışına uygun olmayarak metafizik bir atmosfer yarattığını not düşmek gerekir. Buna rağmen örgüt lehine İslami atıflar, İslam’ın kültürel boyutunun öneminin kabul edilmesi dönemine kadar hemen hemen hiç yapılmamıştır. Örneğin Serxwebun dergisinde 2000’lere kadar “mümin, münafıklık, derin aşk, tasavvuf” gibi İslami terminolojiye rastlamak çok zordur. Dergide, iyi bir mümin olmanın tarifi örgüt diliyle şu ifadelerle yapılmaktadır:

Çağdaş mümin olarak devrimci, derin bir aşk ve inançla yaşar. Bu aşktan yoksunluk inkâr, ikisi arasında seyretmek ise münafıklıktır, oportünizmdir. Münafık inkârcıdan daha tehlikelidir. Kuran’da bile sadece münafıklara davete yer verilmez. Bu çerçevede Önder Apo’nun her kadroda cisimleşmesini öngördüğü ‘fikir-zikir-fiil’ birlikteliğini kişiliğimiz ve pratiğimizde mutlaka yaşamsallaştırmalıyız. (Serxwebun, 2014: 23-25)

Bu terminolojide görüldüğü gibi ideolojik söylem kuruluş dönemi söylem dilinden farklı bir aşamaya ulaşmıştır.

Örgüt içinde farklı anlayışlar çeşitlendikçe örgütün kimliği hakkında Marksist/Leninist olduğu ezberini kullanmak zorlaşmıştır. Örgütün, ideolojik kimliğinin bunalıma girdiği dönemlerde tasfiye olmamak için yeni biçim aldığı, çağa uygun stratejiler geliştirme çabası içinde olduğunu, kuruluşundaki dogmatik ve katı tutumun Soğuk Savaş’ın bitişiyle, özellikle de 1999’da Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte esnek bir biçim aldığı görülmektedir.

Örgüt, 1990’ların sonlarında siyasallaşma çalışmalarına ağırlık vermiştir. Demokratik modernite, demokratik sosyalizm gibi kavramlar kullanılmaya başlanmıştır (Öcalan, 1997: 193).Sisteme hâkim olan görüşlerin değişiminden PKK da etkilenmiştir. İdeolojik söylem dalgalanmalarından laiklik hakkındaki söylemler de payını almıştır. Son dönem ideolojik tutum anlamında Öcalan’ın cezaevinde, düşünce dünyasını etkileyen isim ekolojist anarşist MurrayBrookchin olmuştur (Alogan, 2015). Alogan, bu etkilenmeyi şöyle ifade etmektedir:

1999 yılında cezaevine konulan Abdullah Öcalan yaptığı okumalar sırasında ekolojist anarşist MurrayBookchin’in görüşleriyle tanışmış ve kendi açısından çağın ruhunu yakalayan, Marksizm-Leninizm sonrası PKK’nın pragmatik siyasi konumlanışına uygun bir felsefi ve pragmatik çerçeveyi bu filozofun görüşlerinden eklektik bir tarzda türetmiş ve bunu hareketinin legal ve illegal kanatlarına kabul ettirmiştir. […] Rakka Valiliği’ne bağlı bir Suriye şehri olan, PKK’nın Rojava dediği yerleşim yeri için hazırlanan ‘Anayasa’da Bookchin’in yerel, bölgesel ve ulusal meclisler aracılığıyla federe bir yapı önerisi bir toplum sözleşmesini gerektirmektedir. […] Bu çerçeve feodal ilişkilerin hâkim olduğu, dini tarikatların yaygın ve etkin olduğu bir bölgede, gerektiğinde üyelerini ve ikinci sınıf liderlerini kurşuna dizmekten çekinmeyen ‘askeri hiyerarşik’ bir örgüt tarafından savunulmasını enteresan ve kamuoyuna şirin gösterecek bir çerçeve oluşturma çabasıdır. Bu çerçeve, doğal olarak, din sömürüsünün yasaklanmasını, laisizmi, toprak reformunu, ağalık ve aşiret düzeninin kaldırılmasını bölgede bir tür demokratik anti-feodal devrimi içermez. Bu tür hedeflerin, PKK’nin son zamanlarda bölgedeki feodal yapılarla bütünleşme sürecine girmesiyle, HDP yöneticilerinin ve milletvekillerinin sınıfsal kökenleriyle, Öcalan’ın ‘İslam Konferansı’ toplama önerisiyle; örgütün, hem çözüm sürecinin bir gereği olarak hem de Hüda-Par gibi örgütlerle siyasi rekabeti ve dindar görünme yarışı nedeniyle benimsenmediği anlaşılabilir. (Alogan, 2015)

İdeolojide gelinen son durak kuruluş felsefesinin devamlılığı niteliği taşımaktan çok mücadele edilen aktörleri de kapsayacak modele evrilme söz konusu olmuştur.

Çalışmada detaylı inceleneceği üzere, PKK’nın söyleminde ideolojinin baskın bir rolü vardır. İdeoloji ve söylem ilişkisi de çok güçlü bağlara sahiptir. Bu ilişki içinde laiklik söylemi de etkilenmektedir.

2.1.1.  PKK Yöneticilerinin Söylemlerinde Laiklik

Söylemdeki bir tutumun, gerçek durumu yansıttığını iddia etmek için o tutumun pratikteki yansımalarına bakmak gerekir. İfadeler, söylemler ve semboller, sosyal olguların ancak görünen yüzüne işaret eder. Örneğin Alkan(2012: 266-274) PKK’nın sayesinde Kürt kadınının toplumsal aktör hale geldiği iddiasına karşı olarak örgüt içinde eril tahakkümün devam ettiğini ve kadınların sembol olduklarını, örgütten ayrılan kadınlarla yapılan mülakatları referans alarak belirtmektedir. Farklı cepheden kadının rolünü PKK’nın güçlendirdiği de yaygın biçimde iddia edilmektedir. Zana (2015) Öcalan’la yaptığı görüşmeye atıfta bulunarak şu ifadelerde bulunmuştur: “Öcalan diyor ki ben erkeği öldürdüm derken erkeğin fiziğini kast etmiyordum. Erkekteki kaba ruhu, eksik zihniyeti, kadına bakış açısını an be an çalışarak, üreterek, kendi felsefemle öldürdüm.”Kadın başlığının farklı okumaları olduğu gibi PKK’nın laikliğe değer verdiği yönündeki açıklamalarının da benzer biçimde farklı okumaları olabilir ve pratikteki uygulamalarıyla ölçülebilir. Bu tezin odak noktası PKK’nın laiklik tutumu açısından söylem ve söylem değişikliği/sürekliliği, bu değişiklik/sürekliliğin nedenleri olduğundan söylemin gerçek düşünceyi yansıtıp yansıtmadığını ölçmek gibi bir amaç gözetilmemiştir.

PKK/KCK kuruluşundan günümüze kadar gerek kendi yayın organlarında, gerek yerli ve yabancı gazetecilere verdiği mülakatlarda zaman zaman laiklik vurgusunda bulunmaktadır. PKK’nın laiklik vurgusundaki tonun güçlü ve zayıf olduğu dönemler rastgele gerçekleşmemiş, stratejik ajandalarına ve iç/dış gelişmelere bağlı olarak gelişmiştir. Zaman zaman ayrık sesler de çıkmıştır. Bölgesel gelişmeler, örgütün kendisini uluslararası alanda konumlandırma biçimi ve şartları, rekabet unsurlarının özellikleri, PKK’nın etkili olduğu bölgelerde İslami yapıların kurumsallaşması, örgüt içi yapısal meseleler, örgüt ile organik bağı bulunan siyasal hareketlerin yeni stratejileri gibi farklı dönemler ve belirleyici nedenler, örgütün laiklik vurgusundaki ton farklılıklarında etkili olmuştur.

1.2.PKK’NIN KURULUŞ DÖNEMİNDE LAİKLİK SÖYLEMİ

PKK’nın kuruluş dönemi laiklik söylemlerinin temelinde PKK’nın kuruluşuna giden yoldaki ideolojik akımların etkisi bulunmaktadır. Türkiye’de çok partili hayata geçiş, siyasi katılımın çeşitlenmesine ve Türk-Kürt sosyalist öğrencilerinin de kendilerini ifade etme alanı bulmasına neden olmuştur. 1960’lar dünyada solun yıldızının parlamasına sahne olurken Türkiye’de gerek 1960 Anayasasının diğer darbe anayasalarına göre daha özgürlükçü nitelik taşıması gerek dünyadaki atmosferden etkilenme bağlamında sol hareketler yükselişe geçmiştir. Bu ortamda ilk fikri temelleri atılan Kürt sosyalist gençler zamanla Türkiye İşçi Partisi’nden koparak Doğu’da mitingler yapmaya başlamıştır. Bu dönem PKK’nın kuruluşuna giden dönemdir.

1969 yılında kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) Türkiye’nin doğu illerinde mitingler düzenlerken bölgeye komando birlikleri yollanmaktadır. DDKO’lular 12 Nisan 1970 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a ‘insanlık dışı uygulamalar’ yapıldığı doğrultusunda mektup yazmış ve Cumhurbaşkanlığı makamından gerekli kaynak ve bilgilerin istenmesi üzerine 15 Mayıs’ta Diyarbakır, Batman, Siirt, Mardin halkının yörelerinde güvenlik görevlilerin eşkıya avı adı altında insan hakkı ihlalleri yaptıklarını rapor etmişlerdir. Fakat 16 Ekim 1970 tarihinde DDKO yöneticileri tutuklanmıştır (Yavi, 2006). 1971 muhtırası sol hareketlere büyük bir darbe indirirken 1973 yılında PKK’nın kuruluşuna giden yolda Çubuk Barajı’nda önemli bir piknik organize edilmiştir. PKK resmi kuruluş toplantısını 1978’de yapmış ve ardından Türkiye’de 1980 darbesi sürecinde örgüt üyelerinin bir kısmı tutuklanmıştır. 1984’te Eruh ilçesini basan PKK, sol hareketlerin toplumsal tabanları olmadığını düşünen dönemin lideri Özal tarafından ciddiye alınmamıştır. (Yavi, 2006). PKK, şiddeti bir yöntem olarak benimsemiş 1999 yılında Öcalan’ın yakalanmasıyla strateji değişikliğine giderek demokratik modernite kavramını benimsemiştir.

PKK’nın kuruluşunda kendisi dışındaki oluşumları dışlama stratejisinden tarikatlar da payını almıştır. PKK’nın gelenekselle mücadelesini “1984 öncesi aşiret ve ağalara, şeyhlere saldırdık” şeklinde ifade eden Öcalan (Tekin, 2013) bu ifadesiyle, çıkış ideolojisinin anti-feodal ve anti-İslam yönünü göstermektedir. Kuruluş hikâyesi bir yönüyle böyle seyreden PKK, merkez komitesinde aşiret lideri olmayan tek Kürt hareketidir (Yavi, 2006). Kuruluş döneminde örgütlenme biçimi yukarıdan aşağıya olan PKK, psiko-politik savaşın bölge halkının tüm hücrelerine sinmesi için örgütsel yapı kapsamında olmayan her oluşumu düşman olarak tanımlamıştır (Demirkıran, 2001 akt. Semiz, 2013: 95).

PKK kuruluş döneminde anti-laik güçlerle mücadele söylemi ve tutumu içinde olmuştur. Bu tutumun nedenleri arasında ideolojik dokusu ve İslami yaşam tarzına sahip bölge halkının zihinsel devrimine İslami yaşam tarzının engel oluşturduğu yönündeki görüşleri yer almaktadır. İleriki bölümlerde incelendiği gibi bu tavır 1990’larda değişmiş, 2000’lerde farklı tartışmalara neden olan olaylar sonucunda pasif laik tutum benimsenmiştir. Alt başlıklarda PKK’nın kuruluş dönemi laiklik söylemleri, İslam hakkında kullandığı terminolojiye örnekler ve gelenekselle mücadele tutumu bağlamında incelenmiştir.

2.2.1. PKK’nın Anti-laik Aktörlerle Mücadelesi Bağlamında İslam: “Sömürgecilerin Ajan Kurumu, Truva Atı”

PKK’nın kuruluş dönemlerinde anti-laik güçlerle mücadele jargonunda İslam’a mesafeli duruşu etkili olmuştur. PKK kuruluş döneminde laiklik söylemi, doğrudan doğruya laiklik ilkesine değer atfeden söylemler olarak değil, bölgedeki anti-laik olarak adlandırılan aktörler ve sahip oldukları zihniyetle mücadele bağlamında gelişmiştir. Tezde laiklik-din bağlamında örgütün ilgilendiği İslamiyet, Alevilik, Zerdüştlük dinlerinden laiklik-İslam ikilisinin kullanılmasının nedeni bölgedeki baskın dinin İslam oluşundandır.

PKK’nın İslam’ı Kürt bilincini uyuşturan afyon olarak görmesi ve sömürge tezi bağlamında sömürgecilerin ajan kurumu olarak nitelemesinde örgüt ideolojisinin önemli etkisi bulunmaktadır. İslam’ın ehlisünnet yorumu bağlamında isyana teşvik etmeyen ve devlete bağlılığı emreden tarafıyla da bakılması gerekirse PKK etnik kökenli bir isyan hareketidir ve etnik milliyetçiliği meşru kılmayan bir değer sistemini benimsememiştir. Öcalan’ın 1995’tebıktığını ifade ettiği bilimsel sosyalizm PKK’nın çıkış ideolojisidir. Öcalan’ın bu ideoloji ile ilk tanışmasını Perinçek, şöyle aktarmaktadır:

1966’dan beri Kürtlük tartışılıyor. Onu gittikçe benimsiyorum. Yine solun ayak sesleri, yavaş yavaş okulun içine kadar geliyor. Bir bakıyorum ben de bu grubun arkasına geçip yürüyüşçü oluyorum. O artık tipik bir dönüşüm anıdır. Yürüyüşçü olayım mı bana yer var mı, yok mu? Artık bir yerden bir yere sıçramadır bu. Ruh halim böyleydi. Namazdayım. Türk-İslam sentezinin konferanslarındayım. Kürtlük duygularım var ona da gelemiyorum. 1969’a giriş böyledir. Tabii daha sonra tercih Marksizm-Leninizme yapılır. Sosyalizmin alfabesi (LeoHuberman) elime aldığım ilk klasiktir. Okuduğumda yastığımın altına koydum ve bu iş burada biter dedim. 1969’da bilimsel sosyalizm tercihim kesinleşti. (Perinçek, 1990: 18 akt. Semiz, 2013: 98)

Öğrencilik yıllarında çıkış arayışı içinde olan Öcalan, Türk-İslam sentezi konferanslarına katıldığı zaman Kürtlük duyguları nedeniyle bu anlayışa dâhil olmadığından bahsetmektedir. Din, toplumsal anlamda birleştirici bir olgu olmasına rağmen iktidar olan etnik unsurun diğer etnik grupların birleşme adı altında sindirilmesi aracı olarak da yorumlanmaktadır. Kışlalı (1991: 22) Durkheim’in toplumsal bütünleşmeyi sağlayan temel öğelerden birinin din olduğu görüşüyle Marksizmin dinin egemen sınıfın ideolojisi olduğu yaklaşımının uyuştuğunu ifade etmektedir. Ümmetçilik, milliyetçiliğin gelişmesine engel görülmektedir.

PKK, ideolojiyle uyumlu olarak sömürgecilik tezleri bağlamında Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin sömürgeleştirilmesinde etken faktörler olarak üst yapıyı aşiret, mirlik ve İslamiyet biçiminde tanımlamıştır.(Semiz, 2013: 99). Öcalan, İslam’ı Kürdün beyninde bir inkâr aracı ve “sömürgecilerin Truva atı” olarak kullanıldığını şu ifadelerle savunmuştur:

İslamlık, Kürt’ün beyninde ve yüreğinde milli inkârı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir. Düşünce ve duygu alanında günümüze kadar etkisini duyuran İslamlık, Kürdistan’ı her işgal edenin elinde aynı rolü oynamıştır. Mezhepleri ve tarikatlarıyla yerli ve yabancı feodallerin elinde sömürüyü gözleme, ümmetçiliği geliştirme, milli değerleri unutturma aracı haline gelen İslamlık, Ortaçağ’dan günümüze kadar Kürtlerde milli direnme ruhunu öldüren en büyük ideolojik araçtır. Feodal dönemde Kürtlerin tarihine İslamlık gibi sokulan bir ‘Truva Atı’ da, hainleşen aşiret reisleri ve feodallerdir. (Öcalan, 1978/1993: 25)

Öcalan, Kürt toplumunun dini dogmalar ışığında hayatı yorumlamasıyla mücadele gerekliliğini şu ifadelerle açıklamaktadır:

Halkımız dünyayı birçok yönden yanlış ve daha çok dini dogmaların ışığında yorumlamaktadır. Dar aile çıkarları ve aşiretçilik, dini dogmalar ve hâkim ulus uşaklığı gibi, doğru bir dünya bakış açısı edinmeyi olanaksız kılan birçok yanlış anlayış adeta topluma egemen gibidir. Doğal olarak bunlar da olumsuzluğu, örgütsüzlüğü ve dağınıklığı geliştirmekten öte bir sonuç yaratmamaktadır. O halde gerek militanın bu geri düşünceleri aşarak düşünce kapasitesini ve dünyaya bakış açısını geliştirmesi ve gerekse halka doğru bir bakış açısını benimsetmesi bizim toplumumuzda çok büyük önem taşıyan bir olaydır. Ve bu inkârcı ve çağdışı anlayışlara karşı mücadeleyi gerektirir. (akt. Semiz, 2013:121)

PKK’nın kuruluş dönemi söylemlerinde din, dinin toplumsal gerçekliğini örgüt stratejisine uyumlu hale getirme dönemine kadar din, çağ dışı, gerici ve milli duyguların, zihinsel devrimin gelişmesine engel bir bariyer olarak görülmüştür.

PKK’nın, kuruluş dönemindeki söylem ve tutumunda modernleşmenin etkileri yatmaktadır. Gündoğan’a (2012: 93-151) göre Kürt sol hareketi, Türkiye’de modernleşmeden en fazla beslenen kanallardan biri haline gelmiştir. Geleneksel kadrolar, modernleşmenin gölgesinde ve baskısı altında kalmıştır. Mektepliler, medreselilerden daha güçlü muhalefet oluşturmuşlardır. Modernist kanadın feodalite karşıtlığı, Cumhuriyet’in ilk yirmi yılında bölgede kanlı imha eylemlerinin dahi meşru görülmesine neden olmuştur. Bu çarpıcı tespitten de anlaşıldığı üzere PKK’nın kuruluş dönemlerinde dini referanslara dayalı siyaseti dışlamasının temelinde bölgede çıkış yapma fırsatı bulduğu ideolojik arka plan yatmaktadır.

PKK, kuruluş döneminde İslam’ı“Sömürgecilerin ajan kurumu, Truva atı, uyuşturucu” gibi söylemsel bir çerçeveye oturtularak zihinlerdeki sekülerleşme sürecini derinleştirmeye çalışmıştır. Bu dönemde PKK’nın laiklik söylemi doğrudan ideolojik tutumuyla ilişkilidir. Bu tutumun diğeri tarafı ise bölgedeki gelenekselle çatışma anlayışıdır.

PKK’nın çıkış yaptığı ideolojik tutum ile bölge halkının sosyolojik durumunun tezat oluşturduğu görüşleri Türkiye’de yaygın bir biçimde dile getirilmektedir. Fakat Erdoğmuş’un (2015) ifadesiyle de bölgedeki ortak acılar ve hedef birlikteliği ideolojik uyuşmazlığı gölgede bırakmıştır. Erdoğmuş, örgüte desteğin sonuç almaya yönelik bir parantez olarak gördüğünü ifade etmiştir.

Başlangıçta doku uyuşmazlığı ciddi bir sorun olsa da, zaman içerisinde ideolojik birliktelikten ziyade ortak acılar ve hedef birliği etrafında bir uyumun oluştuğunu söyleyebiliriz. Devletin ceberut politikaları, baskı ve dayatmaları Örgüt’ün baskı ve dayatmalarını ikinci plana itmiştir. Ancak ben kişisel olarak Örgütle uyumu ve örgüte desteği sonuç almaya yönelik geçici bir parantez olarak görüyorum. Yine de ifade etmek isterim ki PKK, Marksist ideolojisi ile ancak Kürt ulusal hareketi iddiası üzerinden, konjonktürü ve fırsatları çok iyi değerlendirerek hem halkı hem de gelişmeleri lehine çevirebilmeyi başarmıştır. Tabiatıyla bunun böyle olmasında, dünyaya ve konjonktüre kulak tıkayan, Kürt meselesini çözemeyen devlet iktidarlarının büyük payı vardır. Şiddetin en yoğun yaşandığı dönemde devlet eliyle bölge insanı, iki seçenekten birini tercihe zorlanmıştır. Toplum, devlet yanlısı-devlet karşıtı, ya da PKK yanlısı-PKK karşıtı olarak daha kolay, ancak gerçek dışı bir aidiyet ile tanımlanmıştır. Böylece Çok yönlü terör ve şiddet baskısından bunalan bölge insanının, İslam dâhil sığınacak ve alternatif bir aidiyet ifade edecek olası sivil oluşumlara son verilmiştir. Kuşkusuz bu durum PKK’nin lehine sonuç vermiştir. (Erdoğmuş, 2015)

PKK’nın kuruluş ideolojisinin bölge halkına bir dayatma içerip içermediğini ve laiklik anlamında olumlu veya olumsuz etkileri olup olmadığı sorusuna Erdoğmuşşu yanıtı vermiştir:

PKK’nin Kürtlere ‘laik’ yaşam biçimi dayatması ise Örgüt’ün kuruluş felsefesinin gereği olarak yapılmıştır. Sekülerleşme ve modernleştirme PKK’nin siyasal projelerinden birisidir, hatta en önemlisidir. Bu anlamda PKK Laik/laikçi bir harekettir. Daha önemlisi, PKK tabanı üzerinde siyaset yapan siyasal partiler, kendilerini bölgede laikliğin güvencesi olarak görmektedir ve en az CHP kadar katı bir laiklik refleksleri vardır […]Bugün en ücra Kürt köylerinde bunun işaretlerini görmek mümkündür. Kent merkezlerinde ise sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşanmaktadır. Kürt Siyasal hareketinde artık laik kadının rolü en üst seviyededir ve büyük ölçüde toplumsal kabul de görmektedir. (Erdoğmuş, 2015)

İdeoloji ve bölge insanı arasındaki uyuşmazlık örgüt için de tartışma konusu olmuştur. İslam hakkında Kürtlerin dini değerlerinin yozlaştırıcı ve yabancılaştırıcı bir etkiye sahip olduğu düşüncesi başta Öcalan olmak üzere örgütün genel bir kanaati olarak görülebilir. Din, aile, aşiretler(feodal yapı) gibi toplumsal değerler karşısında uygulanacak strateji hakkında örgüt içinde de tartışma süreci yaşanmıştır. Semiz’in (2013: 122) ifadesiyle “Örgüt öncelikli olarak, Kürtlerin bu değerlerinin oluşturduğu yapısal dokuyu ve geniş grup kimliğini bozarak, bu yapıyı küçültme, bireylere ve küçük gruplara bölerek örgütsel grup kimliğine kanalize etme stratejisini uygulamaya çalışmıştır.” Doku uyuşmazlığını gidermek için örgüt içi pragmatist yöntemler geliştirilmiştir. Alkan’ın aktarımıyla örgütten ayrılan kadın militan Bese şu ifadelerde bulunmuştur:

Kürt toplumunda gerçeklik tabii ki feodal bir gerçeklikti. Abdullah Öcalan bu feodalitenin kırılmaması halinde örgütün çıkış yapamayacağı tespitinde bulunuyor. Örgütün önünde en büyük engel feodal değerler ve bunun temsilcisi aşiretçiliktir. Bu yapıyı kıracak en temel güç kadının örgüte katılımıdır(…) Halkın içerisine girildiğinde baş örtülüyor. Halkın gelenek ve göreneklerine ters düşmemek için başlarını örtüyorlar. Erkekler kadınları bunlar bizim kız kardeşlerimiz diye tanıyorlar. Bazen amcamın kızı, nişanlım gibi tanıyorlar. Örgütün ilk çıkışında toplumda farklı bir izlenim yaratmak için böyle davranılıyor. Çünkü o dönemde dağdaki kızlara farklı gözle bakarlar. (Alkan, 2013: 78-79)

Örgütün kuruluş koşullarında ideolojik temelde mücadele ettiği zihniyetin toplumda karşılığı olması nedeniyle örgüt geleneklerle mücadeleyi açıktan, keskin biçimde ve öncelikli bir savaş olarak görmemiştir. PKK, kuruluş döneminde PKK dışı tüm örgütlenmelere yönelik dışlayıcı propagandayı tercih etmiştir. İslami oluşumlar bu örgütlenmeler içindedir. Bu nedenle hedef kitlenin zihni sekülerleşme gerekliliği vurgusu daha tutarlı bir seyirde gelişmiştir. Gündoğan, İslam’a yönelik PKK’nın ‘sömürgecilerin ajan kurumu’ ‘Truva atı’ gibi kullandığı kavramların toplumsal doku uyuşmazlığına neden olup olmadığı sorusuna şöyle yanıt vermiştir:

Kürdistan’daki egemen güçlerinin, Türk sistemiyle yeni muhalefete kendini var etme imkânı vermeyen bir bütünleşmesi vardı. Bu soluk aldırmaz ittifak, piyasaya girmek isteyen yeni muhalefete, yerli egemenlerle onları temsil eden tüm ilişkilere cepheden ve doğrudan bir saldırıyı gerektiriyordu. Kürt hareketinin genelinin ateist bir çizgiye yatkın oluşu bunun bir ifadesiydi. Yani sizin terimlerinizi kullanırsam “doku” dine saldırmayı gerektiriyordu. Dolayısıyla doku uyuşmazlığı terimiyle ne kastedildiğinin iyi belirtilmesi gerekir. O dönemde PKK, bence “doku”nun gereğini yerine getiriyordu ve bu konuda bir istisna oluşturmuyordu. Onun özgünlüğü, sözünü ettiğiniz “Truva atı”, “sömürgecilerin ajan kurumu” gibi tanımları, kendi dışındaki Kürt örgütlerini de kapsayacak şekilde kullanmasıydı. Bir diğer deyişle alanı PKK’ye kapatan güçler kim olursa olsun aynı suçlamaların konusu olurdu. (Gündoğan, 2015)

PKK’nın kuruluş döneminde dine yönelik kullandığı ‘Truva atı’ ve ‘sömürgecilerin ajan kurumu’ gibi nitelendirmeleri, örgütün muhalif kanatta kendine yer açması çabasının ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla örgütün yükselişi bölgede Türkiye sistemiyle bütünleşmiş aktörleri dışlama üzerine kurgulanmıştır. Gündoğan’a (2015) göre PKK’nın kuruluş döneminde dine saldırısının nedenlerinden biri de dönemin iç ve dış ideolojik atmosferinin laisizmin ve sosyalizmin egemenliğinde olmasıdır. Bu konjonktür, dine karşı alttan almayı değil, cepheden saldırmaya kolaylık sağlamıştır. İdeoloji gibi yapısal bir gerekçe, PKK’nın kuruluş dönemi laiklik söylemini açıklamaya yeterli değildir. PKK, kuruluş döneminde dış konjonktürün sosyalizmin lehine olan etkisini üzerinde taşımaktadır.

Gündoğan (2015) Barzaniciler gibi geleneksel yapılara çok yakın duran hareketlerin bile dinciliğe kapılmamış olduğunu Ortadoğu’da dinciliğin şaha kalkmasıyla oluşan rekabet unsurlarına bağlamaktadır. PKK’nın laik duruşunu yalnızca ideolojik etkenlere bağlamanın eksik kalmaktadır. Çünkü bölgesel anlamda da Kürt hareketleri seküler bilinmektedir. Gündoğan, bu durumun sadece ideolojik olmadığını Barzanicilik hareketi örneği ile şu şekilde açıklamıştır:

PKK’nin laik bir parti olması, bu alanda muazzam bir etkide bulunmaktadır. Dini ideolojiye karşı olmayan başka bir parti Kürtler arasında bu ölçüde örgütlü olsaydı, şimdiye kadar El Qaide gibi örgütler İstanbul ve Ankara gibi illerde cirit atıyor olurdu. PKK, Kürtlerin önemli bir bölümünü seküler cephede tutmaktadır. Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur. Son Kobani direnişi bu pozisyonu daha da güçlendirmiştir.Ancak bu durum PKK’yle sınırlı olmadığı gibi, sadece ideolojik etkenlerle de açıklanamaz. Bugün sadece PKK değil, diğer Kürt siyasi güçleri de Ortadoğu’nun genelindeki en seküler güçler olarak belirmektedir. Güney Kürdistan’daki Barzani-Talabani yönetimi, Irak’ta, dinciliğe kapılmamış tek kitlesel politik güçtür örneğin. PYD’nin Suriye’deki konumu da böyledir. Esat karşıtları arasında kitlesel bir güce sahip olup aynı zamanda İslamcı olmayan tek ciddi güç PYD’dir. İran için de benzer bir durum söz konusudur. Molla rejimine karşı olup görece kitlesel nitelik taşıyan örgütler içinde Kürtler özel bir yer tutmaktadır. (Gündoğan, 2015)

Anlaşıldığı gibi PKK’nın dine yönelik dışlayıcı söyleminin sadece ideolojik yani yapısal nedenlerden ileri gelmediği gerek Türkiye’deki sistemin genel tablosuyla gerek dünyadaki ideolojik akımların etkisi olduğu, dolayısıyla iç ve dış gelişmelerle örgütün işlevselliği güncellenen stratejilerinin rolü olduğu görülmektedir.

2.3. 1980’LERDE PKK SÖYLEMLERİNDE LAİKLİK

1980’lerin koşullarına bakıldığında PKK’nın laiklik söyleminde şu iki olayın belirleyici olması beklenir: 1979 İran İslam Devrimi, Türkiye’deki 1980 Askeri Darbesi. 1979 İran İslam Devrimi, beklentinin aksine PKK’nın açık biçimde bölgede laikliğin güvencesi mesajı verilmesine neden olmamıştır. 1980 darbesinin sol hareketleri ezmesiyle bağlantılı olarak Türkiye’de gelişmeye başlayan İslami referanslı siyasi yapılanmaların PKK’nın laiklik özelinde söylemlerine etkisi, bu yapılanmaların kurumsallaşmasını güçlendirdiği 1990’lar bölümünde incelenmiştir. PKK’nın 1980 Darbesiyle bölgede yapılanmaya başlayan İslami örgütlenmeler, PKK’nın hem laiklik güvencesi söylemlerinde etkili olmuş hem de bölgede yükselen muhafazakârların tabanıyla kesişen tabanları kendi yanına çekmek için yavaş yavaş din hakkında yumuşama dönemi şekillenmeye başlamıştır.

Laik Türkiye’nin komşusu İran’da 1979 yılında İslam Devrimi gerçekleşmiştir. Sosyalistler, liberaller ve İslamcıların birlikte düşürmeye çalıştığı Şah rejimi sonrası İran’da İslamcılar iktidarı ele geçirmiş ve iktidarını pekiştirmek için sosyalistleri, liberalleri yok etmeye dönük politikalar izlemiştir.

İran, 1979 Devrimi’yle despotik monarşiden teokratik cumhuriyete geçmiştir. Tüm hukuki ve siyasi düzenlemeler dine dayandırılmıştır. İran siyasi sisteminin temel aktörü orduyu, istihbarat kurumlarını, medyayı, yargıyı kısacası tüm kilit kurumları kontrol etme yetkisine sahip velayet-i fakih kurumudur (Yayla, 2014: 138).Demokrasinin sınırlandırıldığı bu yeni sistemin komşularına devrim ihraç etme isteği, komşu ülkelerde tartışma konusu olmuştur. İran’ın Müslüman ve laik komşusu Türkiye de bu tartışmalardan payını almıştır. İslam devrimi özlemi içinde olan yapılanmalar heyecan duymuş, devrim bir anlamda bu kesimler için ilham kaynağı olmuştur. Bilindiği gibi, Türkiye için İran, Suriye ve Irak’ı diğer komşulardan farklı yapan özellik, Kürtlerin yoğunlukta yaşayan nüfuslarının birbirine komşu olmaları doğal bir etnik birlik görüntüleri çıkarmalarıdır. Bu anlamda bu üç komşudaki gelişmeler Türkiye açısından, diğer komşulara oranla farklı kaygı ve hassasiyetler üzerinden değerlendirmeye tabidir.

Mumcu (1992) 1988 yılından sonra Tahran rejiminin PKK’ya Kuzey İran’da kamp yerleri vermesi üzerine PKK lideri Abdullah Öcalan’ın, İran İslam Devrimi’ni öven demeçler vermeye başladığını ifade etmektedir. İran’daki devrimin diğer yönüyle Maocu hareketlerin ilgisini çekmesi devrimin anti-emperyalist söylem kullanmasına rağmen Sovyetçi olmayışından kaynaklanmaktadır(Gündoğan, 2015).

PKK’nın komşudaki İslam Devrimi’ne açıktan bir laiklik tavrı almamasının nedenleri örgütsel öncelikler ve devrimin Maocu hareketlere ilgisi olarak ortaya çıkmaktadır. İran’da faaliyet gösteren federal demokrasi ve Kürt milliyetçiliği ideolojisindeki silahlı örgüt PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) kurulana kadar, İran 2500-3600 arasında PKK militanına yardım ve yataklıkta bulunmuştur (Elik, 2013). Dolayısıyla hem PKK’nın ideolojisi açısından devrimin anti-emperyalist niteliği hem PKK’nın örgütsel çıkarların önceliklerine bakıldığında İran İslam Devrimi gerçekleştiği yıllarda PKK’nın bölgede laikliğin güvencesi olduğu şeklinde açıklamalarına rastlamamak tutarlı nedenlere bağlanmış oluyor. Fakat İran İslam Devrimi, Türkiye’deki İslami hareketlerin bir kesiminde yarattığı heyecanı PKK’nın İslami yönüyle paylaştığı söylenemez.

1980’lerin Türkiye açısından en önemli olaylarından biri 12 Eylül askeri darbesidir. 12 Eylül askeri müdahalesiyle Süleyman Demirel hükümeti görevden alınmış,  TBMM lağvedilmiştir.1961 Anayasası uygulamadan kaldırılmış ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askerî dönem başlamıştır. 12 Eylül darbesi darbeciler tarafından ABD’nin güvenlik bürokrasisi ve yönetim kademesine adım adım haber verilmiş 12 Eylül’ün oku Türkiye’de esas olarak solu vurmuştur (Bögün, 2007: 36-41). Serxwebun, darbe sonrası yayınlarında 1971 muhtırası ve 1980 darbesinin getirdiği baskı döneminde gerici olarak adlandırdığı İslami hareketlerin yükselişe geçtiğini, solun ezilmeye çalışıldığı sıklıkla ifade etmektedir. Öcalan, dinin 12 Eylül faşizminin psikolojik savaş aracı olarak kullanıldığını, 40’tan fazla bölgede tarikatçı grupların MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) tarafından oluşturulduğu ve çocukların beynini yıkmaya çalıştıkları şu ifadelerle belirtilmektedir:

Bizim muazzam kitle temelimiz olması gereken gençlik baştan çıkarılıyor. Din silahı vasıtasıyla bu yapılmıştır. Dinin kullanılması, hem de kullananlar gerçekten dinsiz oldukları halde, gerçek özüne eğilerek gerçekleştirilmiştir. Din ile alakaları olmadığı halde 12 Eylül faşistleri dini iyi kullanarak bu tarikatları çok iyi geliştirmişlerdir. Bu yönüyle, bu silah özellikle Kürdistan’da bizim mücadelemize karşı geliştirildi. Kur’an ayetlerini bildiriler haline getirdiler ve helikopterlerle dağıttılar. Müftü ve vaazcıları camilerde her gün konuşturdular; ‘bunlar teröristtiler, cenazelerinin namazı da kılınmaz’ dedirttiler. Bütün bu uygulamalar özel savaşın dinsel kılıflı olanıdır. (Öcalan, 1990: 19)

PKK’ya yakın yayın organlarından Özgür Gündem yazarı Keskin (2015) Türkiye’deki 1980 darbesinden sonra palazlanan İslami yapılanmaların karanlığına karşı PKK’nın ışık olduğunu, bu duruşun Suriye’deki devamlılığının IŞİD’le verilen savaş olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir:  “12 Eylül karanlığından çıkışın ilk ışığını ise Kürt hareketi, yani PKK yaktı. Bu hakkın, Kürt hareketine herkesin teslim etmesi gerekiyor. PKK’nin en önemli yanlarından biri de Kürdistan’da “laikliğin temsilcisi” olmasıydı. Eğer PKK olmasaydı, bir 12 Eylül projesi başarıya ulaşır ve Kuzey Kürdistan’da nice IŞİD’ler yaratırdı.”

PKK’ya göre (1990: 13)12 Eylül darbesi İslam’ı araçlaştırmıştır. Kemalizmin kullandığı şeyhler, mollalar, seyitler hem Kemalist iktidarı beslemiş hem de bunlara gerek kalmadığında irtica adı altında laikliği kullanılarak denklemden çıkarılmıştır. PKK, şu ifadelere yer vermektedir:

12 Eylül’den sonra İslam paravan kelimedir. 12 Eylül öncesi halkın kurtuluş mücadelesine birinci planda faşist Türk milliyetçiliği kullanılıyordu, 12 Eylül’den sonra ise sahte İslam birinci plana geçti. Kemalizmin dine yaklaşımı ikiyüzlülüktür. Baştan beri, bir yandan dini siyasete alet katmış, şeyhlere, mollara, seyitlere dayanmış öte yandan kendini güçlü hissettiğinde bunlara irtica diyerek ve sözde laik olduğunu ileri sürerek din düşmanlığı yapmıştır. (Serxwebun, 1990: 13)

1980’ler,  kuruluş döneminin devamlılığı niteliğindedir. Doğrudan doğruya laiklik övgüsü yapmayan PKK, laikliğin devlet tarafından ikiyüzlü biçimde kullanıldığını savunmakta, dini yapılanmaları güçlendirdiğini iddia etmektedir.

İlgili Haberler :

www.gultekinparlak.co.uk/2016/02/25/didem-tomaslar-pkknin-laiklik-soylemi-bolum-1/

www.gultekinparlak.co.uk/2016/02/25/didem-tomaslar-pkknin-laiklik-soylemi-bolum-2/

www.gultekinparlak.co.uk/2016/05/25/didem-tomaslar-pkknin-laiklik-soylemi-bolum-3/

Hakkında admin