Didem Tomaslar “PKK’NIN LAİKLİK SÖYLEMİ” Bölüm 3

Didem Tomaslar “PKK’NIN LAİKLİK SÖYLEMİ” Bölüm 3

1.2.1.      PKK’nın Kökenleri ve Geleneksel Aktörlerle (Aşiret-Tarikat) İlk Teması

Türkiye modernleşmesinin ve Türk ulus inşasının temel taşlarından biri laiklik prensibi olmuştur. Modernleşme uygulamaların sonuçları Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye gündeminde tazeliğini korumaktadır. Bu uygulamaların Kürt sorununa bakan en önemli tarafı merkezileşme olgusudur. Bu durum birdenbire Cumhuriyet ile başlamamış, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Kürt aşiretlerin devletle ilişkisi de dönemsel koşullarda değişmiş, Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde merkezileşmeye ağırlık vermesiyle, aşiretlerin huzursuzluğu başlamıştır. Merkezileşme yeni Cumhuriyet ile artmıştır. Kürtler, Osmanlı sonrası dönemde Türkiye’deki diğer Müslüman gruplardan farklı bir kategoride bulunmaktadır. Çünkü Kürtler, Osmanlı döneminde güçlü bir Türk Müslüman etkisi altında değildir (Çağaptay,2006:19).

Türkiye’nin temel meselelerinden olan Kürt sorunu, 1980’lerden bu yana merkezileşmenin yanı sıra terör, göç gibi olgularla sosyolojik anlamda dönüşen yeni bir Kürt toplumu yaratmıştır. Sakat ve sağlıklı yönleriyle bu dönüşüm, bireyler, ilişkiler ve yaşam biçimleri üzerinde derin etkiler bırakmaktadır. Geleceğe yönelik çözüm perspektifleri sunmanın bir yolu da teşhisi doğru ve tüm boyutlarıyla ortaya koymaktan geçer. PKK’nın laiklik söylemini çalışmak şüphesiz teşhis edilecek tablonun ancak küçük bir parçasını tanıma çabasına işaret eder.

PKK’nın laiklik söylemlerini analiz edebilmek için PKK’nın laiklik prensibine bakış açısının ne yönde şekillendiğini anlamak, beslendiği ideolojik kaynaklara, aşiret ve tarikatlar gibi köklü geleneksel aktörlerle kuruluşundaki ilk temasına dolayısıyla saha koşullarına da değinmek gerekir. Bu nedenle bu bölümde, öncelikle aşiret ve tarikatların Kürt toplumu üzerindeki rollerine ilişkin farklı görüşlere kısaca yer verilmiş ve PKK’nın çıkış ideolojisi bağlamında kuruluş döneminde aşiret ve tarikatlara yönelik tutumu incelenmiştir.

Günümüzde Kürt toplumunda yüzyıllardır varlığını sürdüren aşiret ve tarikat yapılanmaları büyük ölçüde çözülmüş hatta değişen üretim ve tüketim anlayışından ötürü feodal ilişkilerin büyük bölümünün önemi sembolik bir değere indirgenmiştir. Kapitalistleşen bölgede, sosyal ağları ve üretim ilişkilerini feodal-yarı feodal gibi kavramlarla açıklamak hala geçerli kavramlar olmasa da (Okçuoğlu, 2014: 429) aşiret ve tarikatların bölge üzerindeki sosyolojik etkileri devam etmektedir. Tarihi perspektifte Kürt aşiretlerinin yüzyıllardır bölgede sosyolojik bir gerçeklik olduğunu ve bu bölgedeki sosyal organizasyon üzerinde güçlü rolleri ve izleri olduğunu belirtmek gerekir.

Bazı düşünürler aşiret yapısının komşu ülkelerde yaşayan Kürtlerin birbirleriyle hatta aynı ülkede yaşayan Kürtlerin kendi arasında bile sosyo-ekonomik bir bütün olmalarını engellediğini savunmaktadır. (McDowell ve Yeğen, 1999akt. Kurubaş, 2008: 15).  Aşiretlerin, merkeziyetçiliğe karşı yekpare bir blok oluşturamama nedeni olarak kendi aralarındaki rekabet gösterilmiştir. Kürt aşiretleri genelde çevredeki devletlerle ticari ilişkiler kurmuşlardır ve bunlarla dönüşümlü olarak ittifak etmişlerdir. Kendi aralarında çekişmeye müsait aşiret yapılanmaları, bu niteliği nedeniyle merkezi devlete karşı uzun vadeli ortak bir cephe oluşturamamışlardır. Devlet ise, belli aşiretlere ayrıcalıklı yaklaşarak bu güç oyununu ve çekişmeyi, farklı siyasi stratejiler uygulayarak teşvik etmiştir. Aşiretler, merkezi devletin zayıf veya güçlü olmasına göre farklı pozisyonlar almışlardır. Devletin zayıf olmadığı durumda aşiret lideri, devletle pazarlık yürüten ve bir idareci pozisyonunda olmuştur (Strohmeier ve Heckmann, 2013: 156-163).

Kürt bölgelerinde toprak sahipleri, aşiret liderleri ve şeyhler gücün kendilerinde toplanması bağlamında eş zamanlı bir kader paylaşmışlardır(Strohmeier ve Heckmann, 2013: 156-163). Diğer taraftan toprak ağaları ve şeyhler arasındaki bağımlılık ve diğer ilişkiler de Batı tipi feodalite-din ilişkisinden farklı seyretmiştir. Beşikçi, klasik Avrupa feodalizmindeki otoritelerin ilişkilerinin Şark İslam Feodalizmi olarak tanımladığı yapıdaki ilişki ağlarının farklı olduğunu şöyle ifade etmektedir:

Avrupa feodalitesinde üretim ilişkilerinden doğan fonksiyonlar aynı elde toplanmamıştır. Kürt İslam feodalizminde ise dinsel fonksiyonlarla üretim ilişkilerinden doğan fonksiyonların aynı ellerde toplandığını görüyoruz. Kürdistan’da Mir(Bey) din ilişkilerinin de başında bulunan adamdır. Üretim sürecinin, şeyhliğin, aşiret reisliğinin zaman zaman aynı ellerde toplandığını da görüyoruz. (Beşikçi, 2013: 103-104)

Rusya’da Kürt tarihi ve sosyal yapısı konularında çalışmalar yapan Jegalina(akt. Yavi, 2006: 349-350) 20. yüzyılın başlarındaki Kürt ayaklanmalarının başarısızlığını Kürt feodalizmine bağlamıştır. Kürt varlığının tanınmasındaki engeli reis ve şeyhlerin ardından yürüyen feodal ve yarı feodal ilişkiler ağındaki Kürt toplumu olduğunu ifade etmiştir. PKK’ya zemin oluşturan sol hareketler içinde de bu ve benzeri saptamalar feodalite ile mücadele eksenine ilham olmuştur.

Öcalan ağa, bey, şeyh gibi aktörlerin tarihini “düşkünlüğün tarihi” olarak tanımlamaktadır. Bu aktörlerle mücadelesini şöyle ifade etmektedir:

Binlerce Kürdü katledip, hepsini birbirlerine düşman yaptılar. Sonunda hepsi de düşmanın hizmetine girdi. Her biri bir devletin yanında, kendi halkının düşmanı oldu. Birbirlerini böyle katlediyorlar. Bir ağa bir devletten yardım alıyor, diğeri başka devletten. Biri bir devletle savaşıyor, diğeri onun düşmanıyla ittifak kuruyor ve sonunda kendilerini paramparça ediyor, üst üste yığıyorlar. Kürtlerin tarihi budur. Yani lanetli bir tarih! Düşkünlüğün tarihi! Ağa, bey, aşiret ve şeyhlerin tarihi! Bin yıldır böyle. Bu tarih, PKK’nin çıkışıyla ortadan kaldırılmıştır. PKK ideolojik ve siyasi olarak bu kesimlerin üstüne yürüyor, bu sorunu açıyor ve çözümlüyor. (Öcalan, 1994: 216)

PKK, aşiretlerin, merkezi devletler tarafından birbiriyle savaştırılmasının Kürt ulusal kimliğin gelişmesini engellediği görüşünü sıklıkla ifade etmektedir.Serxwebunda (2014) Osmanlı dönemine gönderme yapılarak da aşiretlerin devlet için her çağda kullanışlı olduğu ifade edilmektedir. Osmanlı’nın bir aşiret güçlendiğinde başka aşiretleri onun üstüne sürdüğünü, aşiretlerin birbirine kırdırıldığı, bu politikanın modern versiyonlarla devam ettiğini savunmaktadır.

Çok partili dönemin sosyalist fikirlerin yükselişine neden olduğu gibi bölgedeki aşiret yapısını da beslediği bir gerçektir. Aşiret liderleri oy merkezleri gibi kendi kitlelerini etkileyebilmektedir. Tüm bu sosyal etkenlerle ağalar, şeyhler politik güç merkezi haline gelirken yükselen sol Kürt hareketi bu hareketlerle mücadeleyi ideolojik zorunluluk olarak görmüştür. Ergil, bu durumu şu ifadelerde özetlemektedir:

PKK önderliğine göre feodalite, aşiretçilik ve dini taassup, Türk emperyalizmin Kürtleri dağınık ve gelişmiş dünyadan kopuk tutmak için kullandığı araçlardır. Tüm bu yerel ve geleneksel yapılara karşı çıkabilmek için bir yandan Kürtler birleşmeli ve başkaldırmalı; bir yandan da geleneksel yapıların kırılması, ilişkilerin çözülmesi için Türk devletinin başaramadığı, daha doğrusu hiç girişmediği sosyal devrim gerçekleştirilmeliydi. (Ergil, 2009: 359)

Feodal ilişki hiyerarşik bir statüdür. Astın hizmeti, üstün himayesi biçiminde basit bir piramit düzenidir (Heater, 2007: 10). Üstün himayesi, koruyucu ve birleştirici bir işleve bürünmüştür. Fakat bu noktada not düşmek gerekir ki PKK’nın kuruluşuyla birlikte sahadaki tabloyu kesin biçimde ‘ağalar, şeyhler karşı tarafta; sosyalistler bu tarafta’ şeklinde görmek de gerçeği yansıtmamaktadır. İlişkiler örgütün menfaat koşullarıyla iç içe geçmektedir. Gündoğan, bu durumu şu ifadelerle açıklamaktadır:

PKK’nin bazı feodallere kurşun sıktığı dönemlerde başka bazı feodallerle işbirliği yapması ve bu işbirliğini meşrulaştıracak bazı ideolojik tezler geliştirmesiydi. O dönemde PKK’lilerden sıkça duyduğumuz “yurtsever ağalar” deyişi bunun ifadesiydi. Bu dönemde küçük toprak ağalarının, aşiret reislerinin vb. görece daha fazla yer aldığı Kürt hareketleri bile söz düzeyinde PKK kadar açıktan ağalarla işbirliğini savunmaya cesaret edemiyorlardı. PKK ise söz bir yana, “yurtsever” diye tanımladığı bazı aşiretlerle ve ağalarla açıktan ittifak yapıp (Ahmet Türk, bu tür ağalara bir örnektir) sömürgecilerin ajanı diye tanımladığı diğer aşiretlere veya ağalara saldırırdı. Yani işi sözde bırakmaz, pratiğe de dökerdi. PKK sanıklarının 12 Eylülde Bucak aşiretinin düşmanı olan Kırvar aşiretinin sıradan köylü mensuplarıyla beraber yargılanmaları bunun bir sonucudur. Bu tür veriler, PKK’nin feodallere karşı tavrının sadece onun ideolojisiyle izah edilemeyeceğini gösteriyor. (Gündoğan, 2015)

PKK’nın kendisiyle işbirliği yapan ağalara yönelik “yurtsever ağalar” söylemi örgütün pragmatist tutumunun ideolojisinden daha belirleyici olduğuna önemli bir örnektir.

Ergil (2009: 143) aşiretlerin dayanışmacı olduğunu ama bölüşümcü olmadığını ifade etmektedir. Öte yandan aşiretleri koruyucu bir şemsiyeye benzetmiş ve mensuplarını dış tehlikelere karşı koruduğunu ifade etmiştir. Aşiretler, Semiz’in (2013: 47-57) deyimiyle yüzyıllardan beri Kürtler arasında dayanışma ve temel motivasyon kaynağı oluşturmuştur. Aşiretlerin ve dini tarikatların Kürtler için önemini, bu geleneksel aktörlerin Kürt toplumu üzerinde olumlu ve/veya olumsuz etkileri sorulduğunda Abdulbaki Erdoğmuşaşiretlerin etkilerine dönemsel koşullar itibariyle bakılması gerektiğini belirterek şu yanıtı vermiştir:

Yaşadığımız coğrafyanın toplumsal düzeni asırlarca Feodalizme ve aşiret düzenine dayanmıştır. Dini kurumlar da Medreseler, Tarikatlar, Takke ve Zaviyeler vs şeklinde gelenekselleşmiştir. Osmanlı döneminde Kürtler feodal düzen içerisinde aşiret yapısıyla yaşayan ve merkezî hükümete de beylikler aracılığıyla bağlı olan bir halktı. Diğerlerinden farklı olarak Kürtler, her ne kadar feodal bir yapı içerisinde aşiretler şeklinde bu coğrafyada yaşamlarını sürdürmüş olsalar da,  Ağa, Bey ve Emirler kadar din unsuru ve dini şahsiyetler etkin olmuştur. Daha gerilere doğru bakıldığında,  1516 yılında Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile Kürt emirlikleri arasında yapılan anlaşmanın mimarı olarak bilinen İdris-i Bitlisi, bir din bilgini olarak rol almıştır. Mesut Barzani’nin dedesi Molla Osman Barzani de dinî bir şahsiyettir ve oğul Molla Mustafa Barzani, yani Mesut Barzani’nin babası da dinî kimliği ile aşiretleri bir araya getirmeyi başarmıştır. II. Mahmut döneminde, Şeyh Übeydullah Nehri ve Şeyh Mahmut Berzenci önderliğinde başlatılan Kürt siyasal hareketlerinde de aynı tablo görülmektedir. Buna göre olumlu veya olumsuz olarak değerlendirebilmek için dönemin koşullarına bakmak gerekir. (Erdoğmuş, 2015)

Kürt toplumu için yüzyıllardan bu yana, aşiretler kadar belirleyici ve değerli olan aktörler manevi liderlerdir. Aşiretler ve tarikatlar gibi geleneksel aktörlere topyekûn olumsuz rollerine vurgu yapmak da her yönüyle sağlıklı işleyişleri olduğunu savunmak da durumu yansıtmada yeterli olmayacaktır. PKK tarafından kuruluşunun ilk yıllarında topyekûn aşiretleri ulusal kimliğe zarar verdikleri gerekçesiyle dışlama söylemi geliştirilse de bu aktörlerin Kürt toplumu için manevi değerinin yanı sıra ulusal kimlik açısından da önemi bulunmaktadır.

1978 yılında kurulan PKK’nın ideolojik bağlamda olmasa bile politik isyanlar tarihi açısından beslenme kaynaklarını 19. yüzyıla kadar götürmek mümkündür. Fakat 19. yüzyılda her Kürdün çıkardığı isyanın milli duygularla yapıldığını söylemek de güçtür. 1880 yılında Şeyh Taha’nın torunu, toprak zengini ve halk üzerinde manevi, dini etkisi olan Şeyh Ubeydullah’ın çıkardığı isyan ilk halka olarak görülmektedir (Strohmeier ve Heckmann, 2013: 52). 1925 yılında Şeyh Said* ayaklanması, Şeyh Übeydullah’tan sonraki yüzyılın sembol isyanlarındandır (Semiz, 2013). 1920’lerin en önemli olaylarından biri olan Şeyh Said ayaklanması, 1925 yılında Diyarbakır ve Elazığ merkezli olarak başlamış ve içinde Kürt milliyetçiliği ve İslam motivasyonundan beslenmiştir (Çağaptay, 2006: 21).Şeyh Said isyanı hakkında görüşlerini aldığım ve PKK’nın ideolojik kumaşıyla örtüşmeyen bu isyanı son yıllarda ‘ulusal isyan’ bağlamında sahiplenmesinin ne açılardan haklı bulduğu sorusuna Erdoğmuşşöyle cevap vermektedir:

Ayaklanmayı ‘Kürt Ulusal Hareketi olarak da tanımlayanlar var. Konjonktürel olarak bakınca her milletin bağımsız bir devlet kurmaya yöneldiği, hatta aynı milletin birkaç devlet kurmak istediği bir dönemde Kürtlerin de bağımsız bir devlet kurma talebiyle ayaklanması, bir ulusal hareket olarak nitelendirilebilir. Gerçekten o dönemlerde, Batı desteğinde devlet kurmak için mücadele veren unsurların, neredeyse tamamına yakını, aşiret düzeni içerisinde yaşayan toplumlardı.  Söz konusu bu unsurlar Kürtlerden çok farklı bir toplumsal yapıya sahip değillerdi. Bu açıdan bakınca bir ulusal hareket olarak görülebilir. Ancak ben farklı düşünüyorum. Kürtlerin de destek verdiği ve ağır bedeller ödediği Milli Mücadele yıllarında toplumsal bütünlüğün ve birliğin temel unsuru olarak İslam ve Hilafet’in ortak payda olarak seçildiğini biliyoruz. Hatta Ankara hükümetinin, dağılan Osmanlı unsurlarını yeniden bir araya getirme gibi bir iddiası olsaydı şüphesiz devreye girmesi gereken şey, hilafet makamı olacaktı. Cumhuriyet, modern ulus-devlet projesine dönüşünce, tabiatıyla hilafetin devlet otoritesi olarak durmasının da bir yararı yoktu. Çünkü padişahın ve aynı zamanda halifenin başındaki taç “ulus” denen varlığa giydirilmiştir. Ulus-devlet projesine isyan demek olan Şeyh Said kıyamını yine “ulusal bir isyan” olarak nitelendirmek ne kadar gerçekçi olacaktır? (Erdoğmuş, 2015)

Erdoğmuş (2015) Cumhuriyet’le Batıcı, ulusalcı bir siyasal proje dayatıldığını, bu projenin Müslüman coğrafyasını işgal eden, Osmanlı’nın dağılmasına neden olan Batı değerleri ile örtüşen bir nitelikte olduğunu ifade etmektedir. Birliğin sembolü olan hilafetin kaldırılmasının bu proje dâhilinde olduğunu vurgulayan Erdoğmuş, Şeyh Said ayaklanmasının dini kaynaklı olduğunu söylemektedir.  Erdoğmuş Kürtleri inkârın en güçlü boyutunun Kürtlerin Müslüman kimlikleri olduğunu şu ifadelerle dile getirmektedir:

Osmanlı’nın yaklaşık dört yüz yıllık sadık tebaası olan Kürtler, 1924 Anayasası ile yok sayılmıştır. Kürt kimliğinin yok sayılması sadece tarihsel bir gerçeği ortadan kaldırmaktan ibaret değil, başlı başına bir milletin aşağılanmasıdır. Beş bin yıllık bir millet tarih sahnesinden silinmek istenmiştir. Buna göre Şeyh Said olaylarını yeni durumu ret, 1924 Anayasasına itiraz, dayatmaya başkaldırı veya Kürtlerin kurulu yerleşik düzenlerine yapılan müdahalelere karşı bir itiraz, tepki olarak nitelendirilmesi gerçeğe daha yakın olacaktır. Cumhuriyet, başlangıçta Osmanlı gibi çoğulcu bir toplumsal yapı ve ortak bir devlet projesi olarak ortaya çıkmıştır. Kürtler de bu nedenle Milli Mücadeleye ve Cumhuriyete destek vermişlerdir.1920’de toplanan Büyük Millet Meclisi tablosu da bunu açıkça göstermektedir.1924 Anayasası ile çoğulculuğa, tabiatıyla da Kürtlerin varlığına son verilmiştir. Her ne kadar “Kendisini Türk hisseden herkes Türk’tür” denilmişse de Türk etnik kimliğine dayalı bir ulus-devlet projesi çoğulcu topluma dayatılmıştır. Kürtlerden de, bu projeye dâhil edilmek üzere, kimliklerini inkâr etmeleri istenmiştir. Bu amaçla gerçekleştirilmeye başlanan Cumhuriyet devrimleri, esas itibariyle Osmanlı milletinin bakiyesi olan Anadolu ahalisinden modern bir Türk ulusu çıkarma ameliyesidir. Ancak bu projenin bugün itibariyle çöktüğünü açıkça söylemek mümkündür. Bu projenin bir benzeri de PKK eliyle Kürtlerden bir “ulus” çıkarmaktır. Ancak bu proje Irak’ın kuzeyinde şekillenen Kürdistan bölgesi ile yeni bir biçim almıştır. (Erdoğmuş, 2015)

Erdoğmuş (2015) Şeyh Said isyanını hilafetin kaldırılmasına ve ulus devlet projesine yönelik isyan olarak değerlendirerek, aslında, isyana yönelik farklı tartışmalar içindeki yaygın bir görüşü dile getirmektedir. Şeyh Said yargılanması sırasında isyan etme gerekçesini hilafetin kaldırılması olarak ifade etmiş ve yargılanmasında bağımsız bir Kürdistan amacının olmadığını söylemiştir (Cemal, 1955 akt. Tekin, 2013: 776-780). Şeyh Said’in ayaklanma döneminde medreselerin kapatılmasına eleştirileri de bulunmaktadır. Şüphesiz bu çalışmanın odak noktası isyanların gerçek nedenlerini araştırmak değildir. Burada önemli nokta, Şeyh Said’in, yargılanma tutanaklarına göre bağımsız bir devlet isteğinin olmadığını, isyanı hilafetin kaldırılmasına tepki olarak çıkardığını ifade etmesidir.

Şeyh Said isyanı sırasında Ankara hükümeti olayı iç kamuoyuna Kürtçü, bölücü ayaklanma olarak yansıtırken Batılı devletlere ise dinci, şeriatçı bir ayaklanma olarak sunmuştur. Bu önemli bir söylem farkıdır. İç kamuoyuna bölücü hareket olarak yansıtılması diğer bölgelerden gelebilecek dini ayaklanmalara set olmuştur (Tan, 2012: 211). Bahsi geçen dönemlerdeki isyanların şeyhler veya aşiret reisleri tarafından çıkarılmış olması PKK’nın içine doğduğu ideolojik kumaşla örtüşmemektedir. Bu nedenle kuruluşunda “feodalite ve gericilik ile mücadele” iddiasında olan PKK, ‘din ve aşiret kaynaklı’ isyanları, kuruluşunun ilk dönemlerinde isyan mirası olarak görmemiştir. Gündoğan (2012: 144) PKK’nın ideolojik zemin ortaklarından biri olan DDKO’nun (Devrimci Doğu Kültür Ocakları)** yöneticilerinin yargılanmalarında Şeyh Said isyanının halifeliğin kaldırılmasına tepki olarak gerçekleştiğini söylemelerini Kemalist jargon kullanmaları şeklinde değerlendirmiştir. Fakat ilerleyen yıllarda Şeyh Said isyanına ulusal ayaklanma bağlamında PKK tarafından sahip çıkılmıştır. Gündoğan (2012:144) isyana dair yeni bilgiler ortaya çıkmamasına rağmen yıllar içinde Kürt solunun yaklaşım farkının nedeninin Türk solcularından devralınan ilerlemeci, kalkınmacı söylemin etkisinden sıyrılmak olduğuna işaret etmiştir.

Cumhuriyet’in kurulmasından sonra PKK’nın en kayda değer ideolojik beslenme kaynağı çok partili hayata geçiş dönemidir. Sol ideolojiler, Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ile yükselişe geçmiştir. Kürtlerin temsil edilme bağlamında siyasal sisteme entegresi ve sorunlarının gün yüzüne çıkması bu dönemde başlamaktadır. Özellikle dünyada solun yükseliş dönemlerinden biri olan 1960’ların ikinci yarısından itibaren Türkiye’de hızla artan sosyalist fikirler, Kürt sorununu ülke gündeminde tartışmaya açmıştır. Bu tartışmalar Kürt milliyetçiliğinin siyaseten kurumsallaşması için de yeniden doğuş fırsatı olmuştur. TİP (Türkiye İşçi Partisi)içindeki faaliyetlerinin yanında büyük şehirlerde üniversite okuyan Kürt gençleri, sol fraksiyonlar içinde hızla kendisine yer bulmuştur (Alkan, 2013).Çok partili hayata geçiş sadece solun yükselmesine değil bölgede etkin olan aşiretlerin de siyasete girerek güçlenmesine neden olmuştur. DP (Demokrat Parti) dönemi, aşiret ve Nakşibendî tarikatı kökenli milletvekillerinin yükselişe geçişiyle yazar Ataberk (2014: 161) tarafından doğuda devletin tasfiyesi, aşiret ve tarikat rejiminin kurulması olarak yorumlanmıştır.

1960’lar ve 1970’lerde Kürt solu ve Türk solunun dâhil olduğu Orta Doğu solları bir arada gelişmişlerdir. 1970’lerde belirginleşen ayrışmalara rağmen Kürt sol hareketinin doğuşunu Türk solu ile ilişkilendirmemek mümkün olmamaktadır (Bozarslan, 2007). 1970’lerin başından itibaren büyükşehirlerde üniversite öğrencisi olan Kürt kökenli gençler, Kürtlere ve dillerine yönelik asimilasyon tezlerini referans alarak bazı dernekler etrafında örgütlenmişlerdir. Kürt sorunu hakkında farkındalığın gelişmesi bu genç ve aydınların yetişmesiyle birebir ilgilidir (Semiz, 2013). Kürt hareketi 1960’larda yükselişe geçmek üzere, 1990’ların sonuna kadar solla özdeşleştirilmiştir. Kürt hareketi içinde İslamcı kanat hegemonik siyasi aktör niteliği kazanamamıştır (Bozarslan, 2007).

1960’lardaki yükseliş 1970’lerde kurumsallaşmanın yolunu açmıştır. 1976 yılına gelindiğinde Öcalan, M. Hayri Durmuş ile birlikte ‘Kürdistan Devriminin Yolu’ isimli bir belge hazırlamıştır. Örgüt literatürüne ‘Dikmen Toplantısı’ olarak geçen 25-30 kişinin katıldığı toplantıda ise Kürdistan Devrimcileri adında gerilla savaşları üzerinde görüş geliştirme ve illere dağılım yapılmıştır (Temizöz, 2012: 63). 1976 Dikmen toplantısında tek tek ilişkiler yerine grup ilişkilerinin yaygınlaştırılmasını hedeflenmiştir. Urfa, Diyarbakır, Tunceli, Bingöl ve Elazığ bölgelerinde faaliyetlerde bulunmaya başlamıştır. Güneydoğu illerindeki çalışmalara hız verilirken 1977’den itibaren grup, bölgede “Apocular” adıyla tanınmaya başlamışlardır. Bölgede etkinliği artan grup 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Fis köyündeki ilk toplantısında PKK (PartiyaKarkeran Kürdistan/Kürdistan İşçi Partisi) kurulmuştur (Yavi, 2006: 464).

PKK kurucu üyesinin yukarıdaki ifadelerini destekler biçimde Izady (2004) Marksist/Leninist bir parti olarak kurulan bu grubun amaçları içinde ‘feodalizmin, sömürgeciliğin ve sınıfsal ayrımların’ da ortadan kaldırılması olduğunu vurgulamıştır. Kürt aşiretlerine ve tarikatlara yönelik muhalefetin temelini de bu fikirler oluşturacaktır.

PKK feodal ilişkilerin köklü olduğu ve tarikatların yapılandığı bir ortamda çıkış ideolojisi olarak Marksist/Leninist temellerde yükselmiştir.Gündoğan’ın (2012: 95) belirttiği gibi bölgede sisteme muhalif liderlikler modernizmin ürünü olarak doğmuştur. Haliyle geleneksel egemenlerle mücadele ve gelenekselin reddi o dönemde muhalif liderlik için şart olmuştur. Kürt solunun laik duruşu, İslam’a, aşiretlere, ağalara bakış açısı içinde şekillenmiştir. Şeyhler ve ağalar, Kürt solu tarafından resmi ideolojinin maşası olarak görülmüştür (Öcalan, 1978/1993: 24-25).

İslami Kürt kesimler ise resmi ideolojinin katı laik karakterinin maşası olarak PKK’yı işaret etmiştir (Hamut, 2011). Bölge pratiğinde politik, ideolojik, ekonomik hatta apolitik bir mesele için bile rekabet halinde olan hareketler arasında birbirlerini ‘maşa, resmi ideolojinin temsilcisi, devlet ajanı, hain’ şeklinde suçlama geleneği yaygın biçimde sürmüştür.

PKK, sadece devlete karşı değil bölgedeki aşiret liderleri ve şeyhlerin de siyasi gücünü kırmaya yönelik de mücadele vermiştir. PKK’nın feodal ve gerici olarak adlandırdığı sosyal yapılarla mücadelesinin temelinde yatan nedenlerden bazıları şunlardır: Köklü yapılanmaların politik rakip olarak görülmesi, bu yapılanmalardan şikâyetçi kesimlerin ilgisinin kazanılma çabası ve çıkış ideolojisi olan Marksist/Leninist ideolojisidir. Gerici ve feodal güçlerle mücadele içinde olduğunu vurgulayan PKK, 1979’da Bucak aşiretinden Adalet Partisi Milletvekili Mehmet Celal Bucak’a silahlı saldırıda bulunarak ismini daha geniş kitlelere duyurmuştur (Yavi, 2006). Feodalite ve gericilikle mücadele jargonu beraberinde İslam’a da cephe alınması sonucunu doğurmuştur. PKK, kuruluşunda İslam’ı Kürtlerin milli direncini kıran, sömürgecilerin Truva atı olarak görmektedir. Bu bakış, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın şu ifadelerinden de anlaşılmaktadır:

İslamlık, Kürt’ün beyninde ve yüreğinde milli inkârı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir. Düşünce ve duygu alanında günümüze kadar etkisini duyuran İslamlık, Kürdistan’ı her işgal edenin elinde aynı rolü oynamıştır. Mezhepleri ve tarikatlarıyla yerli ve yabancı feodallerin elinde sömürüyü gözleme, ümmetçiliği geliştirme, milli değerleri unutturma aracı haline gelen İslamlık, Ortaçağ’dan günümüze kadar Kürtlerde milli direnme ruhunu öldüren en büyük ideolojik araçtır. Feodal dönemde Kürtlerin tarihine İslamlık gibi sokulan bir ‘Truva Atı’ da, hainleşen aşiret reisleri ve feodallerdir. (Öcalan, 1978/1993: 25)

PKK tarafından kuruluş yıllarında “Truva atı” olarak görülen İslam, milli uyanışın karşısında uyuşturucudan daha tehlikeli bulunmaktadır. İkinci bölümde görüleceği üzere Öcalan’ın laiklik konusunda görüşleri anti-laik güçlerle mücadele jargonundan laikliğin ikiyüzlülük olduğu tespitine kadar geniş bir yelpazede yer almaktadır. Baskın olarak burjuvanın dini araç olarak kullanmaktan vazgeçmediği laikliğin bir illüzyon olduğu anlamına gelen görüşler yer almaktadır.

Yağan (2015) PKK’nın bölgenin en etkili laik öznesi olduğunu ifade ederek örgütün kuruluş dönemi laiklik motivasyonunun nedenleri arasında PKK’nın sosyalist kimliğinin sağladığı sekülerliğinyanısıra mücadele ettiği güç odaklarının temel özelliklerini karşısına almasının da olduğunu ifade etmektedir. Bu özellik dindir. PKK’nın kurulduğu dönemde mücadele ettiği iki güç odağından biri devlet ve onun bölge uzanımları olan askeri birlikler, mülki amirlikler gibi kurumsallıklar diğeri ise toplumsal yapıya daha fazla içkin ve etkisi daha güçlü olan ağalık-şeyhlik gibi yerel otoritedir (Yağan, 2015).

PKK’nın bölgedeki ağalar ve şeyhlerle kuruluş dönemi ilk temasını anlamak için PKK gerçeğinin yeni bir sınıfı ifade ettiğini anlamak gerekmektedir. PKK’nın kurucu kadrolarının Cumhuriyet okullarında okuduğunu, medreselilerden olmadığını; pek çoğunun Ankara, İstanbul gibi büyükşehirlerde öğrencilik yapan Kürt öğrencilerden oluştuğunun altını çizmek gerekir.*PKK üyelerinin aileleri kültürel ve geleneksel olarak İslam’a bağlı ailelerdendir. PKK mensupları ise Marksist bir görüşten beslenmektedir. Devrimci ve milliyetçi olan bu örgüt üyeleri ideolojik çelişkilere rağmen 1990’ların başına kadar söylemde pratikte geleneklerin etkisinden sıyrılamamışlardır (Aras, 2014: 175-176). Altan Tan, PKK’yı kuracak yeni sınıfı şu ifadelerle tarif etmektedir:

Geleneksel değerlerle kendileri için yeni olan ‘modern’ durum arasında bocalayan bu yeni sınıf Kürt siyasi bağlamında PKK’nin de ana zemini ve platformu haline geldi. Azımsanmayacak oranda ‘laik-seküler’ ve aynı zamanda ulusalcı; çoğunluğu gençlerden oluşan bir Kürt kitlesi meydana geldi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bölgede laik-seküler dünya görüşünün temsilcileri, çok az sayıda Kürt aydını ile asker ve sivil bürokratlar iken, bugün gelinen noktada bölgede hatrı sayılır bir kemiyette laik, seküler bir yeni Kürt kitlesi oluştu. (Tan, 2012: 375)

PKK gibi çıkışında ilerlemeci olduğu iddiasındaki bir mücadele, aşiret, tarikat yapılarının çözülmesini şart görmüştür. Kutlay’ın (akt. Yavi, 2006: 557-561) vurguladığı üzere Kemalizm’den ve Nasır milliyetçiliğinden etkilenen, ekonomik yapılarının uygunluğu ile laik ve halkçı bir Kürt milliyetçiliği oluşmuştur. Artık Kürt feodal, dini önderlerin ve bu ailelere bağlı aydınların öncülüğü eski etkisini yitirmeye başlamıştır. PKK’nın anti-feodal tutumunun sadece ideolojik motivasyondan ileri geldiğini savunmak eksik bir analizdir (Gündoğan, 2015). ‘PKK’nn kuruluşunda feodal ve gerici güçlerle mücadelesinin temelinde neler yatmaktadır? İdeolojik tutum mudur?’ sorusu yöneltilen Cemil Gündoğan sahanın politik şartlarına işaret etmiş ve ideolojik tutumun tek başına gerekçe olmadığını, örgütün stratejik yaklaşımını şu ifadelerle anlatmıştır:

PKK’nin 12 Eylülden önce, özellikle de 1978-80 arası dönemde ve esas olarak Urfa bölgesinde Kürt feodallerine yönelik dikkat çekici bir mücadele yürüttüğü doğrudur. Ve bunun, PKK’nin ideolojisiyle ilişkili olduğundan kuşku duyulamaz.Fakat o dönemdeki ağalara karşı mücadeleyi sadece PKK’nin ideolojisiyle izah etmek doğru olmaz. Bu mücadele, ideolojiden daha fazla olarak örgütün gelişme stratejisi ve taktikleriyle ilgilidir. PKK, ya da o zaman kullanılan yaygın adıyla Apocular, şansını önce Türk devrimciliğinde denemiş bir grup genç tarafından kurulmuştur. O tarihlerde Türkiye’nin entelektüel kaymağı solcuydu, dolayısıyla Türkiye devrimci hareketinde bir yere gelebilmek için ciddi donanıma veya güçlü kaynaklara sahip olmak gerekirdi ki, bu koşullar altında Kürdistan’dan gelen gençlerin sol içinde sıyrılıp öne çıkmaları çok kolay olmazdı. Nitekim Öcalan ve ekibi de Türkiye devrimcileri arasında lider konuma yükselemeyeceklerini kısa sürede anladı ve Kürt alanına geçiş yaptı. Gerçi Süleyman Demirel, bir konuşmasında, Öcalan’ın Ankara’daki ADYÖD’den (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Öğrenci Derneği) ayrılarak Kürt alanına geçişini, onun MİT’le olan gizli ilişkisine bağlayan imalarda bulundu; ama burada işin konspriasyon kısmına girmiyorum. PKK bu geçişin bir ürünüydü ve tek örnek değildi. (Gündoğan, 2015)

PKK’nın anti-feodal ve kendi deyimiyle anti-gerici tutum ve söyleminde örgütün kuruluşu itibariyle sadece ideolojik nedenlerle değerlendirmenin eksik olduğunu ifade eden Gündoğan (2015) sahanın gerçekliğini PKK’nın etkin olduğu bölgeyi çekirdek ve çevre diye ikiye ayırmak gerektiğini ifade etmektedir. Bu iki alanın politik olarak birbirinden farklı olması nedeniyle PKK’nın tutum farkı olduğunu şöyle ifade etmektedir:

Kaba bir tarifle köşelerini Maden-Van-Hakkari-Viranşehir’in oluşturduğu  dörtgenin içindeki illere çekirdek Kürdistan, bu dörtgenin dışında kalan illere ise çevre Kürdistanı (ya da sınır Kürdistanı) diyebiliriz. Çekirdek Kürdistan ile çevre Kürdistan, politik alanın yapısı yönünden bazı farklılıklar içerir. Kürt milliyetçisi grupların esas olarak bu bölgede örgütlenmiş olmalarıydı. Bu grupların, çevre Kürdistan’da da faaliyetleri vardı, ama esas etkinlik sahaları çekirdek Kürdistan olmuştu. Bölgeye daha sonradan girmek isteyen politik bir güç, çekirdek Kürdistan söz konusu olduğunda o ana kadar alanı tutmuş olanlarla Kürt ulusalcılığı söylemi üzerinden bir yarış yürütmek zorundaydı. Fakat daha düne kadar Türk solu içinde bulunan PKK için bu iş kolay değildi, zira Kürt meselelerine yeni girmiş olmaları hasebiyle bu alandaki sembolik sermayeleri görece zayıftı.  Grubun lideri A. Öcalan bile bu alanda yeterli ideolojik-teorik donanımlara sahip değildi. Grubun olanaklarını kişisel gelişmesi için kullanmasına, gece gündüz çalışmasına, arayı kapatmak için didinmesine rağmen kendi dışındaki gruplarla açık tartışmaya girmekten aşırı çekinmesi, kendi görüşlerini yazılı hale getirmekten özenle kaçınması vs. bunun bir ifadesiydi. Nitekim PKK bu dönemde Batman ile Mardin’in 1-2 kazası dışında çekirdek Kürdistan’da ciddi bir örgütlenme yapamadı.[…] Apoculuk, 12 Eylülden önce daha çok Kars’tan Antep’e uzanan çevre Kürdistan’da örgütlenmiştir. Politik alanın örgüte dayattığı bu durumun onun ideolojik ve politik yaklaşımları üzerinde etkide bulunmaması düşünülemezdi. Onun anti-feodal mücadelesi de bu etkilenmeden payını almıştır. (Gündoğan, 2015)

Çevre Kürdistan’da Kürt milliyetçiliği üzerinden bir yarışın baskın olmadığını belirten Gündoğan bu sahada toplumsal ve kültürel yapıya daha uygun söylem ve mücadele biçimlerinin benimsendiğini şöyle ifade etmektedir:

Sosyalizm bu bakımdan iyi bir seçenekti. Çünkü çevre Kürdistanı oluşturan illerden Kars, Dersim, ve Gaziantep’te, daha o zamandan sol düşünce ve ideolojiler belli bir etkinliğe sahipti. Dolayısıyla buralara girebilmek için sol ve sosyalist bir ideoloji kullanmak şarttı.

Bu illerin arasındaki boşluklarda yer alan Erzincan, Elazığ ve Malatya’da ise muhalefet daha çok Alevilere dayanıyordu, dolayısıyla buralarda da sosyalizm dışında bir söylem kullanma şansı hemen hemen bulunmuyordu. (Gündoğan, 2015)

Bu detaylı cevaplarda görüldüğü gibi PKK, hangi söylemle nerede nasıl karşılanacağının farkında olarak, salt ideolojik bağımlılıkla değil sahada tutunma önceliğine göre söylem geliştirme çabasında olmuştur. Örgüt tarafından feodal yapılanmalar topyekûn reddedilmemiş ve işbirliği yapılan aşiretler yurtsever olarak tanımlanmıştır. PKK’nın tutumunda önceliklerine göre uyumlu hale getirdiği ideoloji ile ilişkisinin rengine de iyi bir örnektir.

Bölgede feodal ilişkilerin çözülmesini konu alan çalışmalar bulunmaktadır. Pekasil’in (2013) Cizre özelinde mülakat yöntemiyle şeyh, molla, seyyid gibi aktörlerin toplumsal rolleri üzerinde yaptığı araştırma buna örnek sunmaktadır. Çalışmasında, modernleşme süreciyle bu aktörlerin temsil ve işlevlerinin azaldığını, bu aktörlerin statüleri kayıplarını hızlanmasında modern eğitimin ve Marksist hareketlerin, zorunlu göç olgusunun, güvenlik kaygılarının, çatışma ortamının, tüketim toplumunun etkili olduğunu ifade etmektedir. Cumhuriyet döneminde Nakşibendîlik tarikatının muhalif pozisyona geçtiğini belirten Pekasil, (2013) ulusalcı sol hareketlerin Kürt toplumunu sekülerleştirmede etkili olduğunu; şeyh, molla ve seyyidlerin bölgedeki sol oluşumlara etnik ve siyasi bilince eklemlendikleri ölçüde meşru görüldüklerini ifade etmektedir. Böylece itibarlarını etnik kimliğin ön plana çıkarıldığı dini konuların zayıf planda kaldığı bir tabloya dâhil olarak korumuşlardır (Pekasil, 2013).

PKK’nın kuruluş koşullarında bir bakıma bölge insanı için ideolojik uyuşmazlığın gölgede kaldığı faktörler söz konusudur. Erdoğmuş (2015) 12 Eylül askeri darbesinin, Diyarbakır Cezaevi’ndeki yaşanan acıların adeta PKK’ya -ideolojisi ne olursa olsun- mağduriyet temelinde destek olacak kitleleri meydana getirdiğini ifade etmiştir. PKK’nın feodalite ile mücadele jargonuna bakış açısının ne olduğu sorusuna Erdoğmuşşu yanıtları vermiştir:

Öncelikle feodal toplum düzenini eleştiren çağdaş-ulusalcı aydın ve siyasetçilere, Osmanlı coğrafyası üzerinde kurulan ulus devletlerin feodal düzenlerine dikkatlice bakmalarını öneriyorum. Temel sorun olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde devam eden feodal yapı gösterilse de bu tek başına gerçekçi bir neden değildir. Bunun asıl nedeni, bana göre, demokratikleşemeyen devletin feodal siyasal düzenidir. PKK de ideolojisi gereği mücadelesine bölgedeki feodal düzene karşı savaşarak başlatmıştır. Yıllarca sol-sosyalist kamu görevlileri için sürgün yeri olarak belirlenmiş Güneydoğu, devlet eliyle uygun bir zemine dönüştürülmüştü. Eğitim kurumları başta olmak üzere dernekleşme ve sendikal faaliyetler adeta PKK’ye zemin hazırlıyor gibiydi. 12 Eylül Askeri Cunta ile birlikte başlayan inkâr, baskı, insan hakları ihlali ve Diyarbakır Cezaevinde eşine dünyada az rastlanan işkence ve insanlık dışı uygulamalar PKK için yeterli bir isyan nedeni ve zemini oluşturmuştur. Artık Bölge insanı için ideoloji önemsizleşmiş, yaşanan zulme ‘başkaldırı-isyan’ önemli hale gelmişti. İdeolojik olarak Kürt gelenekleriyle örtüşmese de PKK, artık bu başkaldırının öncüsü, siyasal hareketi olarak kabul görmüştür. PKK, çok yönlü şiddet, terör, zorunlu göç gibi olumsuzlukları lehine çevirmeyi başardığı gibi bu süreç içerisinde toplumu ideolojik olarak dönüştürmeyi de başarmıştı. (Erdoğmuş, 2015)

PKK’nın doğuş koşullarına bakıldığında bölgeden alacağı desteğin sadece ideolojisiyle ilişkili olmadığını hatta bölgedeki sıkıntıların, ideolojinin sosyolojik uyuşmazlığını gölgede bıraktığı görülmektedir.

PKK, sol bir gelenek içine doğmuş ve kuruluşunda bölgedeki aşiret ve tarikatlara yönelik dışlayıcı bir strateji benimsemiştir. PKK’nın feodal ve gerici olarak adlandırdığı bu aktörlerle mücadele söylem ve tutumunun temelinde ideolojik çıkış şartları, köklü yapılanmaları rakip olarak görmesi ve bu aktörlerin mağduru kesimlerin sempatisini kazanmak amacı; öte yandan taktiklerine, örgüt çıkarına uygun öncelik ve stratejilerine bağlı olarak uygun söylem geliştirmesi yatmaktadır.

* Şeyh Said, 1865 Elazığ doğumlu Nakşibendî şeyhidir. Cumhuriyet yıllarının en büyük ayaklanmalarından 1925 Kürt İsyanının lideridir. 1925 yılında yargılanarak idam edilmiştir.

** Devrimci Doğu Kültür Ocakları 1969 yılında Türkiye İşçi Partisi’nden ayrılan ‘Doğulular’ grubu tarafından kurulmuş olup dernek olup yöneticileri 1970 yılında tutuklanmıştır.

*PKK militanlarının kurucu kadro ile benzer entelektüel birikim içinden geldiği hatalı ve yanıltıcı olabilir. Bölgeden örgüte katılan militanlar içinde, örgütün ideolojisiyle belki de hayatlarında ilk kez karşılaşan kişilerin çoğunluk olduğu muhakkaktır. Bu nedenle örgüte katılımdan itibaren örgüt, militanlara yönelik ideolojik nüfuza başlamaktadır.

İlgili Haber : http://www.gultekinparlak.co.uk/2016/02/25/didem-tomaslar-pkknin-laiklik-soylemi-bolum-1/

http://www.gultekinparlak.co.uk/2016/02/25/didem-tomaslar-pkknin-laiklik-soylemi-bolum-2/

Hakkında admin